Kozmik Oda
Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı komplosu 19 Aralık 2009 günü başladı ve 20 Ocak 2010 günü sona erdi. “Kozmik Oda” olayı olarak kamuoyuna mal olan bu olay toplumda büyük yankı uyandırdı. Bu konuya ilişkin “iyi niyetli” olarak yapılan tenkitlere her zaman saygılı oldum. Ancak unutulmamalı ki “sorumluluk” taşıyamayanlar her konuda rahat ve farklı şekilde konuşabilir.
Hukuki Süreç
Ceza Muhakemeleri Kanununun 125. maddesi “Devlet Sırrı Niteliğindeki Belgelerin Mahkemece İncelenmesine” aittir. Bu madde şöyledir:
Bir suç olgusuna ilişkin bilgileri içeren belgeler, devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz. Belgeler mahkeme hâkimi veya heyeti tarafından incelenebilir.
Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı “kozmik oda” da arama yapmak istedi. 26 Aralık 2009 günü bize geldiler. ‘Hakim kararı lazım’ dedik. Hakim kararı aldılar ve bu karara dayanarak bir hakim gece aramaya geldi. Genelkurmay’a davet ettim. ‘Yaptığınız yanlış, girmenize müsaade etmeyiz. Arama ancak kovuşturma safhasında yapılabilir’ dedik. Mahkeme kararına itiraz edileceği söylenerek, aramaya izin verilmedi.
Ancak bu konuda ilgili mahkemeye yapılan itiraz daha sonra reddedildi. Bunun üzerine, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Işık Koşaner Genelkurmay Karargâhına davet edilerek, durum değerlendirildi. O akşam geç saatlerde aramayı yapacak hâkimin Bölge Başkanlığına geldiği bildirildi. Kendisi Karargâha davet edildi. Gelmeden önce de kendisinden odanın kapılarının mühürlenmesi istenildi.
Gelen hakime, yarın konunun Başbakan’a arz edileceği, oradan alınacak talimata göre hareket edileceği bildirildi. 27 Aralık’ta Kara Kuvvetleri Komutanı ile birlikte Başbakan’a gittik. Bütün verileri Başbakan’a ve yanındaki ilgili bakanlara anlattık. ‘Örtbas etmeye çalışmıyoruz, çekinmiyoruz ama yasal olarak buraya girilmesi doğru değil’ dedik. Daha sonra Başbakan, mahkeme kararına uyulmasını istedi.
Durumu tekrar kendi aramızda değerlendirdik. İddia çok çirkindi ve vahimdi. Bir suikastın planlandığı iddia ediliyordu. Bu konuda bizim gizleyeceğimiz ve endişe edeceğimiz hiçbir noktanın bulunmaması ve ileride Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde vahim derecede şaibe kalmaması için aramanın yapılmasına müsaade edilmesinin, daha uygun olduğu kararına vardık.
Aynı gece arama başladı. Biz yine de hukuki itirazlarımızı yaptık. Hatta Adalet Bakanlığı’na başvurarak ‘Kanun yararına bozma’ istedik.
Yapılan Arama
Yasa gereği olarak arama sırasında kozmik odalardan tek bir belgenin alınamayacağını, ancak elle not alınmasını istedik. TÜBİTAK’tan ve Genelkurmay’dan bilirkişiler hakime eşlik etti. Sözcük ile tarama yaptılar. İlk listede ‘Arınç’, ‘Çukurambar’, ‘Ali Şahin’, ‘Sadullah Ergin’ ve ‘Toyota’ gibi, iddiayla ilgili 37 kelime aradılar.
Ancak ikinci bir liste vardı ve listede ‘Ankara ‘da işlenen cinayetler’, ‘Hablemitoğlu’, ‘Ahmet Taner Kışlalı’, ‘Uğur Mumcu’, ‘Danıştay’, ‘Maske Mazereti’ ve ‘Maskeli Görev’, ‘Cami çalışmaları’, ‘Kilise’, ‘Zararlı şahıslar’ gibi ifadeler yer alıyordu. Dijital belgelerde onları da aradılar. Bu liste asıl niyeti ortaya çıkardı.
Arama Engellenseydi Ne Olurdu?
Birincisi “Silahlı Kuvvetler Bülent Arınç’a suikast planlaması yaptı. Ordaki delilleri kararttılar” diyeceklerdi. Ama bizim için önemli olan ve yüreğimizi dağlayan bir olay var. Burada Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitlioğlu ve Uğur Mumcu suikastlarıyla ilgili bilgi arandı. Araştırma engellenseydi, bu cinayetlerin arkasında TSK var denecekti.
İki gün sonra diyeceklerdi ki “Biz suçüstü yakalamıştık, imha ettiler, izin vermediler vs”. Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle Özel Kuvvetler arasında ilişki kurulması tüylerinizi ürpertmez mi? Biz bu iddiaların çürütülmesinin gerekli olduğunu düşündük. Biz aramayı engellemeyerek aslında FETÖ’nün oyununu bozduk.
Doğruyu Yaptık
Bugün, bazıları hissi duygular içinde ve iyi niyetle bu kararı tenkit edebilir. Ancak, şu noktaları hatırlamakta yarar vardır: Eğer, aramaya müsaade edilmeseydi, bugün Türk Silahlı Kuvvetleri iddia edilen suikast ve belki de esas istenilen, bazı faili meçhul cinayetlerin delillerini karartmak veya ortadan kaldırmakla suçlanabilirdi.
Ayrıca, sorumluluk taşımayanların, her konuda rahat ve farklı şekilde konuşabildikleri çok görülmüştür. Ancak, herkesin ne olup olmadığı sorumluluğu sırtına yüklendiği an bütün çıplaklığı ile ve hem de şaşırtıcı olarak ortaya çıktığına da birçok kez şahit olunmuştur.
2009 ve 2010 yıllarında yoğun bir şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen haksız, hiçbir somut delile dayanmayan saldırılar ile karşı karşıya kalınmıştır.
Bu saldırılar karşısında, yasal yetki ve sorumluluklar içinde kalarak, her platformda gerekli olan mücadele verilmiştir. Bu zor dönemde, başkalarının bizden yapmamızı istediği şeyleri değil, yasal çerçevede, doğru olduğuna inandığımız şeyleri yapmaya çalıştık.
27 Ağustos 2010 günü Genelkurmay Başkanlığı Devir ve Teslim Töreninde şunu söylemiştim:
Fırtınalı denizde gemisini en az hasarla karaya yanaştıran kaptanların tarihi başka, gemisini terk edenlerin tarihi başka yazılır.
Mücadele azim ve gücünü koruduğumuz son dakikaya kadar mücadelemize devam ettik.
Bilgilerin Sızdırılması
Bizim zamanımızda Kozmik odadan hiçbir şey çıkmadı, bir belge bile verilmedi. 2015 yılında verilen – Kozmik Oda Soruşturması’nda- takipsizlik kararında da, bizim dönemimizde kozmik odada arama yapıldıktan sonra harddiskin kışla dışına çıkartılmadığı, bir örneğinin Genelkurmay karargâhındaki bir odada saklandığı, bir örneğinin ise Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki bir odada tutulduğu ve savcılığın, hard diskin ve örneğinin muhafaza edildiği yerleri mühürlediği yazmaktadır.
Kozmik Oda soruşturması takipsizlik kararında; 2013’te (benim emekli olmamdan 3 sene sonra) savcılığın beklenmedik biçimde mahkemeden harddiskleri almak için yeni karar çıkarttığı, karar doğrultusunda teslim aldığı hard diskleri TÜBİTAK’a incelenmek üzere teslim ettiği anlaşılmaktadır.
Ayrıca, medyada yer alan haberlerde, Kozmik Oda’ya girildikten sonra, devletin terör örgütlerine yerleştirdiği 813 yurtsever görevlimiz şehit edildi diye ifadeler yer almıştır. Bu haberlerin doğru olmadığı tarafımızdan da önceki yıllarda açıklanmıştır.