Haksızlıklar karşısında suskun kalmadığımdan dolayı bugün Silivri’deyim

İlker Başbuğ - Silivri Mektup

6 Ocak 2012 günü tutuklandım. Neredeyse dört ay geçti. Benim ve benim gibilerin yaşadıkları haksızlıklar Türkiye’ye ne kazandırdı? Bu yaşananlar, Türk Demokrasisinin gelişimine katkı mı sağladı? Türkiye’nin iç ve dış itibarının artmasına mı neden oldu? En önemlisi de bu yaşananlar Türk Milletinin Türkiye’de adil yargılama yapıldığına, sonuçta adaletin gerçekleşeceğine duydukları inancın artmasına mı neden oldu? Adalete duyulan güven mi arttı?

Bu sorulara birkaç cevap:

Son günlerde yapılan kamuoyu araştırmaları toplumun % 67,6’nın yargıya güven duymadığını gösteriyor.1

Avrupa Parlamentosunun Hollandalı üyesi Marietje Schaake soruyor: “NATO’nun ikinci büyük ordusu teröristler tarafından yönetilebilir mi?” Ve cevaplıyor: “Buna inanmak zor.”2

Sayın Mehmet Tezkan’a göre; “Başbuğ’un yargılanması demokrasi dersi çıkartılacak, hukukun üstünlüğüne atıf yapılacak bir dava değil. Tam tersine sorunlu. Hukuk açısından da sorunlu, demokrasi açısından da sorunlu. Sorun iddianamede, sorun suçlamada.”3

Sayın Ergun Babahan da köşesinde, Başbuğ’un “Terör örgütü liderliği” ile suçlanmasına karşı çıktığını; çünkü Başbuğ’a atfedilen suçların terör örgütü liderliği ile ilgisi olmadığını belirtmiştir.4

Tutuklama kararından sonra, hakkımda çok şeyler söylendi ve yazıldı.

Yazılanlardan benim için en önemlisi ve en anlamlısı, Sayın Feride Esen Bilgin’in Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan, “Artık O Bir Suskun Komutan” başlıklı yazısıdır.5

Yazıdaki suskun komutan ben değilim. Zaten büyük olasılıkla haksızlıklar karşısında suskun kalmadığımdan dolayı bugün Silivri’deyim.

Yazıdaki suskun komutan, Sayın Bilgin’in 9 Mart 2012 günü vefat eden 85 yaşındaki eniştesi, Emekli Kurmay Binbaşı Sabahattin Altınok idi.

Kore Gazisi Sayın Altınok’un yaşamının son günleri yazıda şöyle anlatılıyordu:

“Ergenekon, Balyoz adlı tuzaklarla yaşanan acıları, içi sızlayarak, kükreyerek, ağlayarak, bazen de susarak isyanla karşılardı.

Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklandığında sanki her şey onunla tükenmişti, sustu. Artık her şey bitmişti. Elini boşluğa uzatıyor, anlam dolu bakışlarla bizleri izliyordu, sustu, boşluğa baktı bir daha o konuda konuşmadı, konuşamadı.”

Rahmetli ve değerli büyüğüm, komutanım Sayın Sabahattin Altınok, belki de Türkiye’deki bir çok kişi gibi, artık her şeyin bittiğini düşünmüştü. Bu suskunluğunun çok derin ve büyük anlamı vardı. Onun bu unutulmayacak asil davranışına sadece saygı duyulur.

Ancak, günümüzde sivil ve asker yetki ve sorumluluk taşıyanlar başta olmak üzere vicdan sahibi herkesin, yaşanan haksızlıklar karşısında derin bir sessizliğe bürünmelerinin nedenlerini anlayabilmek gerçekten çok zordur.

Olay benim şahsi sorumun değildir. Karşı karşıya bırakıldığım durum uzun süredir ülkemde hukuk vasıta kılınarak yaşanan acı olaylara sadece kötü bir örnektir.

Olay, Türk yargısının bugün içinde bulunduğu durumdur.

Birçok kişinin daha önce yaşadığı haksızlıkları, ben de yaşadım.

Hayatın kendisi ve içinde yaşananlar aslında bir oyun değil mi?

Kimileri için dram, kimileri için komedi, kimileri içinse traji komik bir oyun.

Birileri oyuncu, birileri seyirci.

Bu kez yaşanılan, emekli bir Genelkurmay Başkanı’ndan, “Bir suçlu yaratmak”.

Neydi bu yaşananlar:

Mahkeme beklenmedik bir anda, suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusu esas itibarıyla “İnternet Andıcı”na dayandırılmıştı.

Sayın Nazlı Ilıcak ise İnternet Andıcı’nı bir yazısında şöyle değerlendirdi: “Bana göre İnternet Andıcı tek başına suç teşkil etmez. Çünkü, Genelkurmayın internet siteleri açma yetkisi var. İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı olmadan önce çok sayıda internet siteleri yayındaydı. Bu siteler Şubat 2009’da haber oldu. Bunun üzerine bu siteler kapatıldı. Dolayısıyla, İlker Başbuğ’un o siteleri ben kapattım savunması yerindedir. İnternet Andıcı diye yargıya intikal eden belge, 4 sitenin kurulmasına ilişkin. O 4 site de faaliyete geçmedi. Bu durumda Başbuğ; Neden suçlanıyorum diye sorabilir?”6

İddia Makamı, maddi gerçekleri araştırmaya gerek duymadan, varsayımlar üzerinden ve önyargı ile ciddiyetten uzak bir iddianame hazırladı.

Emile Zola, Dreyfus için hazırlanan iddianameyi okuyunca şöyle demişti:

“Bu iddialar ve suçlamalar yersizdir. Böyle bir iddianameyle, bir kişinin suçlanmaya çalışılması sadece, yetersizliğin komedisidir.”

Sayın Mehmet Ali Birand ise;

“İddianameyi sağdan okudum olmadı. Soldan okudum olmadı. Varsayımlar dışında somut bir yere varamadım7” şeklinde yazdı.

Ve Millet adına karar veren Mahkeme, maalesef bu iddianameyi kabul etti.

İddianameyle, şahsıma yöneltilen suçlama; cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüstür. Silahlı Terör Örgütü’nün yöneticisi olmaktır.

Sayın Taha Akyol, bir yazısında bu durumu şöyle değerlendirdi:

“Başbuğ’un sadece şahsen değil, Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönemde, kurumsal olarak da hükümete karşı askeri nitelikte cebir ve şiddet tavrı olmamıştır.

Bir kimseye, terör örgütü yöneticisi diyebilmek için, o kimsenin, bizzat şiddet yapmasa da, şiddetle yoğun ilişkisinin olması şarttır. Başbuğ hakkında bu yönde bir iddia bile yoktur. Ceza hukukunda yorum yoluyla suç tanımı genişletilemez.”8

Bütün bu değerlendirmelerden sonra;

Tabii Hakim hakkının göz ardı edilmesi ve böylesine mesnetsiz bir suçlama karşısında, Mahkemede savunma yapmak, işgal etmiş olduğum Makama ve Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan haksızlıkları kabul etmiş olacaktı.

Bu nedenle ben de, Mahkemede “Susma Hakkımı” kullanmaya karar verdim.

İlk duruşmada, neden savunma yapmayacağımı ve hiçbir soruya da neden cevap vermeyeceğimi açıklayan konuşmamdan sonra, tarafıma mahkemece yöneltilen ilk soru, “Ağlama Duvarında” çekilen bir resimle ilgiliydi. Hala bu sorunun yargılama konusu iddialarla olabilecek irtibatını anlayabilmiş değilim.

Hükümete karşı kara propaganda yapmakla suçlanan şahsıma acaba bir psikolojik harekat mı yapılmak isteniyor?

Mahkeme, ellerinde somut, inandırıcı ve sağlam gerekçeler ve özellikle şahsımı ilgilendiren hiçbir delil olmamasına rağmen internet andıcı davasını 2nci Ergenekon Davası ile birleştiriverdi. Böylece, Sayın İsmet Berkan’ın belirttiği gibi, İnternet Andıc davası bir gayya kuyusunun içine düşürüldü.9

Bu birleşme yetmezmiş gibi, kamuoyunda 2nci Ergenekon Davası olarak bilinen dava da 1nci Ergenekon Davası ile birleştirilerek dava gayya kuyusundan alınarak okyanusa atıldı. Şimdi, daha da önemlisi Danıştay davasından dolayı ilgili mahkeme tarafından haklarında hüküm verilenlerle ve Cumhuriyet Gazetesini bombalayanlarla aynı potaya konularak itibarımız ve onurumuz zedeleniyor.

Bu iddianameyle bir Genelkurmay Başkanı “Demokrasi ve Halk Düşmanı” olarak ilan edilmektedir.

Yaşananların, her zaman gerçeklerle bağdaşması beklenmemelidir.

Bu olayda da aynısı yaşandı. Nasıl mı?

Yine, Taha Akyol’un yazdıklarına bakalım:

“İddianamede, Başbuğ’un liberal literatüre sıkça atıflar yaparak demokrasilerde ordunun yerine nasıl tanımladığına dair tek kelime yok. Lehteki delillerin toplanması gerekmez miydi?”10

Elbette gerekirdi. Demokrasi üzerinde belki de en çok konuşma yapanlardan birisiyim.

“Cumhuriyetin diğer temel niteliği demokrasidir. Türk Silahlı Kuvvetleri demokrasiye ve demokratik kurallara karşı saygılıdır. Demokrasi temel hak ve özgürlüklerin çoğunluğa karşı da güvencede olduğu bir rejimdir.”

Bu sözler, Genelkurmay Başkanlığı görevini teslim aldığım gün yapmış olduğum konuşmadan alınmıştır.

14 Nisan 2009 günü yapmış olduğum Yıllık Değerlendirme Toplantısında ise şunları söyledim:

“Cumhuriyetin muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma hedefine ulaşabilmesi için, siyasal yönetim biçiminin de demokrasi olması son derece doğaldır. Çünkü modern bir cumhuriyet ancak modern bir demokrasi ile gerçekleşebilir.

Sivil- asker ilişkileri eşit olmayanlar arasındaki diyalogdur. Bu ilişkide sivil liderler gerçek güce ve otoriteye sahiptir.”

25 Ocak 2010’da yapmış olduğum bir konuşmada da, Demokrasiye şu şekilde değindim:

“Darbe, darbe iddiaları hicap duyuyorum. Türkiye’de bazı olaylar yaşandı. Bugün artık bu olayların geride kaldığını düşünüyoruz. Biz diyoruz ki:

Demokraside, demokratik yöntemlerde en önemli husus, iktidarların seçimlerle, demokratik yöntemlerle el değiştirmesidir.”

27 Ağustos 2010 günü Genelkurmay Başkanlığındaki son günümde yapmış olduğum konuşmadaki sözlerim ise, bu görevdeki ilk günümde söylediğim sözler ile aynıydı:

“Türk Silahlı Kuvvetleri demokrasi rejimine bağlı ve saygılıdır. Demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi içinde üzerine düşeni yapmaya özen göstermektedir. Normal bir çağdaş demokrasinin öngördüğü tüm değerleri içselleştirmiş bir kurum olarak görevini yapmaktadır.”

Bu sözleri samimi olarak her fırsatta söyleyen ve söylediklerine her zaman uygun şekilde hareket eden bir Genelkurmay Başkanına bugün nasıl demokrasi düşmanı denilebilir?

Sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmesine katkı sağlamak için tarafımca yapılanlara da kısaca değinilmesi gerekirse şu noktalar hatırlatılabilir:

  • Genelkurmay Başkanı, Anayasaya göre Başbakan’a karşı sorumludur. Bu nedenle, Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında haftalık görüşme yapılması teklif edilmiştir.

  • Genelkurmay Başkanlığı’na atanmamı müteakip Bilgi Destek Dairesi’nin belirli bir süreç içerisinde lağvedilmesi emri verilmiştir. Buradan beklenen amaç dairenin görevlerinin günü şartları altında gözden geçirilmesi, bu kapsamda terörle mücadeleye ağırlık verilmesi ve ortaya çıkacak yeni görevlerin mevcut daireler içerisinde yürütülerek personel tasarrufunun sağlanmasıydı. Nitekim bu kapsamda dairenin bünyesinde bulunan 4 Bilgi Destek Tabur Komutanlığının ikisi derhal, Bilgi Destek Dairesi ise 11 Ağustos 2009 tarihinde lağvedilmiştir.

  • EMASYA protokolünün, daha fazla Silahlı Kuvvetlerin yıpratılması amacıyla kullanılmasının engellenmesi ve zamanının da gelmesi üzerine kaldırılmasına destek verilmiştir.

  • Demokrasinin önemli bir unsuru olan sivil toplum örgütleri ile 4 Eylül 2008 tarihinde Diyarbakır Valiliği tarafından düzenlenen bir toplantıda beraber olunmuş ve görüşleri dinlenmiştir.

  • Terörün yoğun olduğu Van, Şırnak ve Hakkari gibi illerimizde fırsatlardan faydalanılarak halkla birlikte olunmuş, sorunları ilk ağızdan dinlenmiştir.

  • Genelkurmay Başkanlığı tarafından uygulanan akreditasyon sisteminde yapılan değişiklik ile Star ve Yenişafak gazetelerine Genelkurmay Başkanlığı’nın kapıları açılmıştır.

  • Kamuoyunu zamanında ve doğru olarak bilgilendirme amacıyla bütün batı ülkelerinde olduğu gibi yetki ve sorumluluklar içinde kalarak medyayı bilgilendirme toplantıları yapılmıştır.

Elbette bu örnekler çoğaltılabilir. Burada bazı örnekler verilmeye çalışılmıştır.

Görüldüğü üzere, 26ncı Genelkurmay Başkanı olarak, sadece demokrasiye, Anayasaya ve yasalara bağlı kalarak, kendisine yasalarla verilmiş yetki ve sorumluluklar çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin birlik ve bütünlüğüne disiplini ve moraline karşı olabilecek her türlü olumsuz etkilere karşı korumak için çalıştım.

Bazılarına göre benim asıl suçum da bu olmuştur.

Türkiye’de son dönemlerde yaşananlar doğal değildir.

Haksızlığa uğrayan çok kimsenin “Ben neyle suçlanıyorum? Benim suçum ne? Neden burada tutuklu olarak bulunuyorum?” Sorularına kulak verilmesinin ve “Türkiye’de de yargıçlar var” denilmesinin zamanı gelmiştir ve hatta geçte kalınmıştır.

Bu yazı bugün haksızlıklara uğrayan birçok kimse adına yazılmış ve sadece ilgilenenlerin dikkatine sunulmuş bir açık mektup olarak değerlendirilebilir.

Ancak şu husus unutulmamalıdır ki, adalet zaman zaman yanıltılsa da, hiçbir zaman aldatılamaz.

E. Org. M. İlker Başbuğ

1 GENAR Araştırma Şirketinin Türkiye Sosyal, Ekonomik ve Politik Analiz–4 Nisan 2012 araştırma sonucundan alınmıştır.

2 Marietje Schaake, 18 Nisan 2012

3 Mehmet Tezkan, Milliyet, 29 Mart 2012

4 Ergun Babahan, Star, 28 Mart 2012

5 Feride Esen Bilgin, Cumhuriyet, 21 Mart 2012

6 Nazlı Ilıcak, Sabah, 30 Mart 2012

7 Mehmet Ali Birand, Posta, 31 Mart 2012

8 Taha Akyol, Hürriyet, 28 Mart 2012

9 İsmet Berkan, Hürriyet, 17 Nisan 2012

10 Taha Akyol, Hürriyet, 28 Mart 2012