Kıbrıs Hatalar Zinciri mi?

“Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliğiyle ilişkisi, Türkiye’ye olan mesafesiyle açıklanacak kadar yüzeysel değil, daha çok Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin korunmasıyla ilişkilidir.”

Bu ifade Nisan 2016’da yayımlanan “Unutulan Ada Kıbrıs” adlı kitaba yazdığım “Sunuş”un son cümlesidir.

Kıbrıs’ın bu açıdan taşıdığı stratejik önemi 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere Savaş Kabinesi Bakanı olan Lord Kitchener bir asır önce görmüştür. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Kasım 1918’de İngiltere, uluslararası hukuku bir kenara bırakarak, Lord Kitchener’in emriyle İskenderun’u işgal etmiştir. Kitchener, kuzeyde İskenderun ve Hatay’ı güneyde ise Kıbrıs’ı kontrol eden gücün Doğu Akdeniz’e hakim olacağını anlamıştır. Herkesten, bir asır önce yaşamış, Lord Kitchener gibi vizyon sahibi olması beklenemez.

Adanın Osmanlı’dan İngiliz’e Geçişi

Osmanlı İmparatorluğu bile Kıbrıs’ın önemini 1517’de Mısır’ı ele geçirmesinden neredeyse yarım asır sonra görebilmiştir. Kıbrıs 1571’de Venedikliler’in elinden alınmıştır. 1571’de başlayan ve 343 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs üzerindeki yönetimi, İngiltere’nin 5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak ettiğini açıklamasıyla sona ermiştir. Aslında 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rus ordusu Yeşilköy’e kadar gelince, Sultan II. Abdülhamid Kraliçe Victoria’dan yardım istemişti. İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’na yardım etmeyi şu şartla kabul etmiştir:

Ada Osmanlı Devleti’ne ait olmaya devam edecek, yalnız askeri açıdan İngiltere tarafından kullanılacaktır.

1 Temmuz 1878’de bu çerçevede bir ek antlaşma imzalanmış ve bir hafta sonra da İngiliz askeri adaya çıkmıştır. İngiltere ile yapılan ek antlaşmanın tutarsızlığı, netlikten uzak oluşu, Kıbrıs konusunda yapılan büyük hataların ilk zincirini oluşturdu. Durum netlikten o kadar uzakta ki, bazı kişiler “92 bin altın karşılığı” Ada’nın İngiltere’ye kiralandığını bile ileri sürmüşlerdi.

Kanlı Olaylar

15 Ocak 1950 günü, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi, Yunanistan’la birleşmek için gayriresmi bir halk oylaması yaptırdı. Oy kullananlar birleşme yönünde oylarını kullandı.

Türkiye’de hükümetler pek Kıbrıs konusuyla ilgili değildiler. Onlara gore; “Kıbrıs Meselesi” diye bir şey yoktu.

On yıl sonra 16 Ağustos 1960’ta “Kıbrıs Cumhuriyeti” kuruldu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu elbette, Türk dış politikasının bir başarı abidesidir. Ancak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ömrü uzun sürmedi.

Aralık 1963’te Kıbrıs’ta kanlı olaylar başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Kıbrıs’taki durumu görüşmek üzere 18 Şubat 1964’te toplantı. 4 Mart 1964 günü de BMGK “186 sayılı kararı” aldı. Bu kararın 4.maddesi Kıbrıs’ta BM Barış Gücü’nün kurulmasını tavsiye ederken, bunu “Kıbrıs Hükümeti”nin rızasının alınmasına bağladı.

1959-1960 antlaşmalarıyla kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti” ortada yoktu. Kıbrıs Devleti ve hükümeti içerisinde, Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı, bakanları ve Temsilciler Meclisi’nde milletvekilleri ve hatta kamu hizmetinde Kıbrıslı Türk görevliler bulunmuyordu.

Kıbrıs’ta, Kıbrıslı Rumlardan oluşan bir hükümet ve yönetim vardı. Bu hükümet Kıbrıs Anayasası’na göre “yasal hükümet” değildi. Ancak 4 Mart 1964 günü, Türkiye BMGK kararındaki “hükümet” sözcüğünün iki cemaati de temsil eden bir hükümet olarak kabul etmek zorunda kaldı. Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklerin, soydaşlarımızın akan kanına son verilmesi gerekiyordu. O günkü koşullarda da Ada’ya BM Barış Gücü’nün gelmesinden başka çare bulunamamıştı. Çıkarma gemilerine sahip olamayan Türk ordusunun Ada’ya çıkarma yapma imkan ve kabiliyeti yoktu.

İşte, çaresizlik içinde kalan Türkiye o gün belki de Kıbrıs konusunda hatalar zincirindeki en büyük halkayı oluşturdu. 4 Mart 1964 günü alınan BMGK’nin 186 sayılı kararı maalesef bugün de karşımızda en büyük engel olarak duruyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Geçmişte yaşanılan hatalardan ders alan Türkiye; 20 Temmuz 1974’te “Garanti Antlaşması”nın ona tanıdığı haklardan yararlanarak, “Kıbrıs Barış Harekâtı”nı üstün bir başarı ile icra ederek, gerçekten Kıbrıs’a “barış” ve “huzur”u getirdi. 15 Kasım 1983’te de “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”nin kurulduğu ilan edildi.

Kıbrıslı Rumlar bundan sonra, Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğini hedefleyen bir stratejinin uygulanmasına karar verdiler. Kıbrıs Rum Yönetimi, 4 Temmuz 1990’da AB’ye tek yanlı olarak tam üyelik başvurusunda bulundu. Tam beş yıl sonra bu başvuruları kabul edildi.

Peki, bu beş yıl içinde Türk hükümetleri ne yaptı? Ellerinde çok güçlü Garanti Antlaşması’nın 1.madde 1. fıkrası vardı:

“Kıbrıs Cumhuriyeti, herhangi bir devletle tamamen veya kısmen herhangi bir siyasi ve ekonomik birliğe girmeyeceğini taahhüt eder.”

AB, Türkiye’ye karşı AB-Türkiye Gümrük Birliği Antlaşması’nı kullandı. 12 Temmuz 1995’te Avrupa Parlamentosu, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB’ye tam üyelik teklifini, 13 Aralık 1995’te de AB-Türkiye Gümrük Birliği Anlaşması’nı kabul etti. Türkiye böylece Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB’ye tam üyelik sürecinin başlatılmasına sessiz kaldı.

3 Kasım 2002’de Türkiye’de yapılan genel seçimi AKP kazandı. Sekiz gün sonra da BM Genel Sekreteri, “Annan Planı”nı taraflara sundu. Türkiye büyük bir risk alarak Annan Planı’nı destekledi. Kıbrıslı Rumların, Annan Planı’na hayır demesiyle, Annan Planı reddedildi. Türkiye aldığı bu riskin karşılığını alabildi mi? En azından, AB’nin KKTC’ye uyguladığı ambargoların kaldırılmasında bir başarı sağlayabildi mi? Hayır. Türkiye’ye verilen, sadece AB-Türkiye müzakerelerinin 3 Ekim 2005’te başlaması oldu.

Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge

Bugün Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de karşı karşıya kaldığı önemli sorun, Kıta Sahanlığı (KS) ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ile ilgilidir. Kıta sahanlığı ülkelerin kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır. Uluslararası hukukta, kıyı çizgisinden 200 metre su derinliğine gittiği yere kadar uzanmaktadır.

Uluslararası hukuk MEB’nin ise karasuları dış sınırından itibaren açık denizlere doğru en fazla 200 deniz mili içinde olabileceğine amirdir. Bu düzenleme mutlak egemenlik hakkı olmayıp kıyı devletine sadece doğal kaynaklar üzerinde münhasır hak ve yetkiler tanımaktadır.

Kıta sahanlığı ile MEB’nin karşılıklı çatıştığı, örtüştüğü alanlarda olabilir. Doğu Akdeniz’de karşılıklı kıyılar 400 deniz milinden az olduğundan MEB’nin karşılıklı müzakereler ile çözülmesi esastır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de 1.566 kilometre kıyı uzunluğu bulunmaktadır. Doğu Akdeniz’de 8 milyar varil petrol ile 3,5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunduğu ileri sürülmektedir.

Türkiye, Doğu Akdeniz’in gerek coğrafi özellikleri gerekse bölgenin siyasi durumu gereği, MEB ilan etmemiştir. 2004 tarihinde yayımladığı nota ile MEB konusundaki haklarını saklı tuttuğunu, kıta sahanlığı üzerinden ilan etmiştir. KKTC ile 21 Eylül 2011’de “Akdeniz’de Kıta Sahanlığı Sınırlandırması Hakkındaki Antlaşma”yı imzalamıştır.

Rum tarafının hukuken tek taraflı olarak, 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan ve 2011’de İsrail ile imzaladığı MEB sınırlama anlaşmaları Doğu Akdeniz’deki gerilimin temelini oluşturmaktadır. Bu anlaşmaların geçerliliği yoktur:

BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre ada devletlerinin kendi istedikleri şekilde ve diğer sahildar devletlerin hak ve çıkarlarını dikkate almadan MEB sınırlandırmasına gitmesi uluslararası hukuka aykırıdır.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) yaptığı anlaşmalar Türkiye ve KKTC’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerine aykırıdır. GKRY’nin bütün Kıbrıs adasını hukuken temsil ettiğinin kabul edilmesi de düşünülemez.

GKRY’nin Kıbrıs’ın güneybatısında ilan ettiği 1, 4, 5, 6, 7 numaralı parseller ile Türkiye’nin kıta sahanlığı, güneydoğusundaki 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı parseller ise KKTC’nin deniz sınır alanlarıyla örtüşmektedir, çatışmaktadır.

Sonuç:

1- Türkiye maalesef bugüne kadar, BMGK’nin 4 Mart 1964 günü aldığı 186 sayılı kararı yürürlükten kaldırmasını sağlayamamıştır.

2- Türkiye GKRY’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasına yönelik teklifin, 12 Temmuz 1995’te Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilmesini önleyememiştir.

3- Türkiye’nin GKRY’nin Mısır, Lübnan ve İsrail ile MEB sınırlama anlaşmalarının yapılmasını da engelleyemediği ileri sürülebilir.

4- Bütün bunlara rağmen:

Türkiye’nin ve KKTC’nin uluslararası hukuktan doğan haklarının korunması için, Türkiye haklarının olduğu bölgelerde sondaj ve arama faaliyetlerine devam etmelidir.

Türk donanması Doğu Akdeniz’de güçlü varlığını her zaman göstermelidir.

GKRY’nin bütün Kıbrıs adasını temsil yetkisine sahip olmadığı, her fırsattan istifade edilerek, bıkmadan, her uluslararası platformda etkin ve ikna edici şekilde anlatılmalıdır.

Türkiye, milli menfaatlerini her şeyin önüne alarak, Doğu Akdeniz’de kıyısı olan devletlerle ilişkilerini düzeltmek ve geliştirmek zorundadır.

Türkiye, Suriye, Mısır, Lübnan , İsrail ve Libya ile MEB anlaşmaları yapabilecek duruma gelmeye çalışmalıdır.

5- Suriye’de, özellikle Suriye’nin kuzeyinde yaşananlar da dikkate alınırsa, Doğu Akdeniz’in Türkiye’nin milli menfaatleri açısından ne kadar hayati öneme haiz olduğu ortadadır.

6- Bugün, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 45. yıldönümünü kutluyoruz. Şehitlerimizi rahmetle anarken, gazilerimize sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz.

Doğu Akdeniz’deki, Türkiye’nin ve KKTC’nin hak ve menfaatlerini savunmak ve korumak herşeyden önce Kıbrıs Barış Harekâtı’ndaki verilen şehitlerimize karşı bir görevdir ve borçtur.

İlker Başbuğ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.