Darbeci Diyenleri de Tarih Affetmeyecektir

12 Haziran 2007 günü, İstanbul Ümraniye’de bir gecekondunun çatı arasında bir sandık el bombası bulundu.

İhbar Trabzon’dan gelmişti. İstanbul emniyeti ihbarı nedense, Ümraniye Savcılığı’na değil, Beşiktaş’taki Özel Yetkili Savcılara bildirdi.

Ve işte, düşlenen “Ergenekon Davası” böyle başladı.

Savcılara göre ortada silahlı bir terör örgütü vardı. Örgütün amacı da, darbe yapmaktı.

Aslında bu davanın sonu baştan belliydi. Sonuca göre oyun ve oyuncular seçildi.

Peş peşe gelen tutuklamalar, sorgulamalar, havalarda uçan iddialar ve hazırlanan iddianameler, neredeyse her gün kamuoyunu işgal etti.

Ancak, iki yıl sonra bir gün görüldü ki, darbe yapacak örgütün askeri ayağı çok güçlü değildi! Bir neden yaratılarak, bu eksiklik tamamlanmalıydı.

Neden bulundu. İnternet Andıcı.

İnternet Andıcı soruşturması, ortada birçok savcı varken Ergenekon Davasını soruşturan Özel Yetkili Savcıya verildi. Bu bir noktada, soruşturmanın başladığı an, İnternet Andıcı’nın Ergenekon Davasının torbasına atılacağını gösteriyordu.

Böylece 2013 yılına gelindi. Ergenekon davası, birbiriyle ilgisiz, iddia edilen suç ithamları, suç fiilleri ve bu fiiller etrafında, birbiriyle herhangi bir somut eylemsel bağ kurulamayan, aralarında hiçbir hukuki ilişki bulunmayan insanların bir araya getirildiği, içine atılanın ise bir daha kolaylıkla içinden çıkamayacağı, belki de dünyanın en tuhaf, en haksız, en acımasız ve en anlaşılması güç bir torba dava haline getirildi.

Savcılar, kişiler arasındaki somut bağı ortaya koymuyor, koyamıyor, ancak hepsinin Ergenekon örgütü içinde olduğunu ileri sürüyorlardı.

Herkes, hatta görevi başındaki bir Genel Kurmay Başkanı dahi, bir biçimde Ergenekon örgütü tarafından kullanılan bir “araç”dır!

Ortada, somut hiçbir tespit ve bağ yok.

Ancak savcılar, bir “genel örgüt tanımı” nı yeterli görmektedirler.

Devletin istihbarat birimlerinden hiçbirisi, ” Ergenekon terör Örgütü” diye bir örgüt duymamıştır, böyle bir örgütü bilmemektedirler. Oysa, savcılar için bu pek de önemli değildir.

Artık, Türkiye’de yargı neredeyse devlet olmaktadır. Yargı o kadar güçlüdür ve ön plana çıkmaktadır ki; bir gün, 6 Haziran 2012 günü sayın Başbakan şöyle konuşmak zorunda kalmıştır:

“Demek ki, bu madde, CMK 250. Maddesi, haddinden fazla yetki doğuruyor ve adeta biz devlet içinde devletiz, havasına bu işi sokuyor. Yani, Devlet bilmiyor, ancak devlet içinde devlet olanlar bilebiliyor.”

Bu tespit ile, ilerideki süreçte bütün özel yetkili mahkemeler kaldırılıyor, “Balyoz” ve “’Ergenekon” gibi davalara bakmakta olan mahkemeler ise görevlerine devam ettiriliyor. Neden? Gerçekten neden?

Yargıda “devlet içinde devletiz” havasında olanlar var. Bunlar, güçlerini nereden almaktadır?

Görevini sürdürmesine müsaade edilen 13. Ağır Ceza Mahkemesi 5 Ağustos 2013 günü Ergenekon Davasına ilişkin hükmünü, yani kararını açıkladı…

Hüküm tutanağında şahsımla ilgili şunlar yazılmıştı;

Sanık, Mehmet İlker BAŞBUĞ hakkında TCK 314/1 ve 312/1 maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış ise de, sanığın eylemleri bir bütün halinde TCK 312/1 maddesindeki suçu oluşturduğu anlaşıldığından, sanığın eylemine uyan; cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçunu işlemiş olduğu sabit olduğundan, TCK 312/1 maddesi gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılması, yargılama sürecindeki tutum ve davranışları nedeniyle, ceza indirimi yapılarak neticeten müebbet hapis cezası ile cezalandırılması

Mahkemenin bu kararını bir kez daha açıklamaya çalışalım:

1. Mehmet İlker Başbuğ, Ergenekon terör örgütü yöneticisidir.

2. Terör örgütü yöneticisi suçlaması ile açılan kamu davası düşmemiştir. Bu suçlamanın düşmesi Mahkemenin beraat kararı vermesi ile gerçekleşebilir.

3. Mehmet İlker Başbuğ, terör örgütü yöneticisi olmasına rağmen, Yargıtay içtihatları dikkate alınarak, kendisine ayrıca bu suçtan da ceza verilmemiştir.

Unutulmamalı ki, terör örgütü yöneticisi veya üyesi gibi, herhangi bir şekilde iddia edilen Ergenekon terör örgütü ile ilişkilendirilemeyen kişileri, Ergenekon davası içinde tutamazsınız.

Bu diğer bir deyişle, “İnternet Andıcı” davasının, Ergenekon Davası dosyasından ayrılması demektir. Bu ise hiçbir zaman Mahkemenin düşünüp, değerlendirip, kabul edebileceği bir durum olmamıştır.

Mahkeme vermiş olduğu kararla, bizleri Hükümete karşı suç işlemekle suçlamaktadır.

Hüküm açıklama tutanağı 503 sayfadır.

Bütün sanıklar, bu hükümle şunları öğrendiler:

1. Siz TCK’deki şu suçu veya suçları işlediniz.
2. İşlediğiniz bu suç veya suçlardan dolayı da şu cezaları aldınız.

Peki, Mahkemenin bu kararlara ulaşmasının gerekçeleri nelerdir?

503 sayfalık tutanakta, gerekçelere ilişkin bir kelime bile yoktur.

Harp Akademilerinde öğrencilere taktik meseleler üzerinde çalışırlarken; önce karar verip, sonra gerekçelerini yazmalarının son derece yanlış olduğu öğretilmektedir.

Şimdi, burada başta Türkiye’deki Hukuk Fakültelerinin dekanları olmak üzere, değerli tüm hukuk adamlarının bu konuyu değerlendirip, tartışacaklarını umuyorum.

Ceza Muhakemeleri Kanununun 231. maddesine göre; “duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak, GEREKÇESİ ANA ÇİZGİLERİYLE anlatılmalıdır.” Hüküm buna amirdir.

Bu maddeye göre gerekçenin bütünüyle değil, ana çizgileriyle anlatılması gerekmektedir.

Bu madde uygulanmamıştır. Müebbet hapis cezasına çarptırılan kişiler, bunun gerekçelerini, ana çizgileriyle de olsa bilmemektedir.

Acaba, hakimler bizim Harp Akademilerinde yapılmamasını istediğimiz şekilde önce karar vermişler, şimdi de gerekçelerini yazmakla mı meşgullerdir?

Muhtemelen hakimlerin karar şablonu şöyleydi: Kimilerine ağır cezalar, kimilerine ise hafif cezalar verilecektir. Ağır ceza verilecekler, terör örgütü yöneticisi olarak değerlendirilecek, hükümete karşı suç işlemekle suçlanacaktır. Diğerleri ise terör örgütü üyesi olarak değerlendirilecek, üyelikten suçlanacaklardır. Örgütte yönetici veya üye olmanın kriterleri nedir? Herhalde gerekçede açıklanır!?

Diğer yandan Mahkemenin yedek hakimlerinden birisi; 10 Ağustos 2013 günü Milliyet gazetesine yaptığı ilginç açıklamada; müzakere sürecine katıldıklarını ve yedek hakimler olarak gerekçeye dönük olarak çalıştıklarını söylemiştir.

Bu açıklamadan iki nokta anlaşılmaktadır. Yedek hakimler Ceza Muhakemesi Kanununun 227. Maddesini kesinlikle ihlal ederek müzakerelere katılmış ve gerekçelerin yazılması üzerinde çalışmışlardır. Hakimler arasında çok güzel iş bölümü yapılmış gibi gözüküyor.

Bu durumun, hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün müdür?

Hemen her zaman olduğu gibi, bu çok açık ihlali de savunmaktan çekinmeyenler ortaya çıkıveriyor.

Davaların başlangıcından bu yana ekranlarda boy gösteren ve çok bilen birisi diyor ki; özel yetkili mahkemelerde üyelerin müzakereye katılıp katılmama durumunun takdiri mahkeme başkanına aittir. O zaman bu hakimlerin isimlerinin de tutanakta yazılması gerekmez mi? Bu yorumu yapan, hüküm tutanağına bakarsa, tutanakta sadeci üç hakimin adının yazıldığını görecektir.

Hüküm tutanağında, gerekçeler görülmemektedir. Ceza Muhakemesi Kanunun 232. Maddesine göre de; mahkemenin hükmün tam gerekçesini 15 gün içinde dava dosyasına koyması gerekmektedir.

Ancak, Türkiye’de özellikle usule yönelik amir hükümler sadece yazıda kaldığı için, genellikle gerekçenin sunulması ayları almaktadır.

Bazıları bu hususu önemli görmeyebilir. Ancak, bu uygulama ile dava dosyasının Yargıtay’da ele alınması aylarca geciktirilmekte, belkide sanıkların lehine olabilecek durumların öncelikle gerçekleştirilmesi de engellenmektedir.

Mahkemenin yazacağı gerekçe de, büyük bir ihtimalle savcıların Mahkemeye sunduğu esas hakkındaki mütalaa ile örtüşecektir. Büyük farklar beklenmemelidir.

Mütalaada da Mahkemenin kararı da bizleri Hükümetin görevlerini yapmasına engel olmaya teşebbüs etmekle suçlamaktadır.

Nasıl mı?

Devlet yöneticileri üzerinde baskı oluşturmaya çalışarak.

Bunu nasıl mı yaptık? Savcılara göre:

Esas itibarıyla iki şey yaparak.

Birincisi, İnternet Siteleri üzerinden kara propaganda ve dezenformasyon faaliyetleri icra ettik.

İkincisi ise, Ergenekon Terör örgütüne yönelik soruşturma ve kovuşturmaları etkileme amacıyla, alenen sözlü ve yazılı beyanlarda bulunduk.

Bunlar iddialar.

Peki ya gerçekler ne söylüyor?

Mütalaanın içinde, Ağustos 2008 – Ağustos 2010 dönemine ilişkin, internet üzerinden yapıldığı tespit edilen tek bir kara propaganda veya dezenformasyon faaliyeti yoktur.

Olamaz, çünkü Eylül 2008’de Bilgi Destek Dairesi’nin lağv edilmesi direktifi verilmiştir. Ağustos 2008’den önce açılmış olan sitelerde Şubat 2009’da kapatılmıştır. İnternet Andıcı ile kurulması planlanan 4 adet siteye ilişkin hazırlık çalışmalarına da Haziran 2009’da son verilmiştir. İnternet sitelerinin olmadığı bir ortamda internet üzerinden kara propaganda ve dezenformasyon faaliyetleri nasıl yapılabilir?

Ama çok açık olan bu gerçeği göz ardı etmektedirler.

Suçlama için bir neden bulunmalıdır. Neden bulunmuştur: İnternet Andıcı.

İnternet Andıcı, yasal, hiçbir suç unsurunu içinde bulundurmayan, tamamlanmamış bir karargah çalışmasıdır. İki sayfadır. Zaten çok kimse de, bu iki sayfalık andıcı okuyup, gerçeği öğrenme zahmetine bile girmez. Maalesef gerçekte böyle yaşanmaktadır.

Sözlü veya yazılı beyanlara gelince;

Bu konuşmalarda öncelikle Hükümet aleyhine söylenmiş bir tek söz bile yoktur. Konuşmaların bütününe dikkatle bakılırsa da, yargılamaları etkilemeye çalışıldığı kanaatine ulaşmakta mümkün değildir.

İleri sürülen iddiaların kamu gözünde değer kaybetmesi üzerine, son bir çare olarak iddia sahipleri ve onun savunucuları “İddia Edilen İrtica İle Mücadele Eylem Planı”na dört elle sarılmaya başladı.

Anılan Plan 7 Haziran 2009 günü bir ofiste bulundu. Bulunan bir fotokopi idi. Kolay bulunabilecek bir şekilde masanın üzerindeydi. Üzerinde herhangi bir tarih bulunmuyordu. 12 Haziran 2009 günü de bu konu basında yer aldı.

Ondan sonra yaşananlar şöyle gelişti:

1. Aynı gün Genelkurmay Askeri Savcılığına Soruşturma açılması emri verildi. İddia edilen planın Genelkurmay Karargâhında hazırlanıp, hazırlanmadığı bilgisayar kayıtlarının temizlenip temizlenmediği, delillerin karartılıp karartılmadığının ortaya çıkarılması istenildi. Bu aslında bir ilkti. Doğrudan askeri soruşturma yolu tercih edilmişti.

2. Askeri Savcılık, 6 general, 32 subay, 2 astsubay, 13 sivil memur ve 6 erin şüpheli veya tanık olarak ifadesini aldı.

3. Soruşturma neticesinde, Savcılık böyle bir planın, Genelkurmay Bilgi Destek Dairesinde hazırlanmadığı sonucuna vardı. Bu sonuca şüphe ile bakmak, ağır bir bühtandır.

4. Daha sonra, yaklaşık üç milyona yakın Bilgi Destek Dairesinin belgesini inceleyen 13. Ağır Ceza Mahkemesi Naip Hakimi de; iddia edilen İrtica ile Mücadele Eylem Planının bulunamadığını, hazırladığı rapora yazdı.

5. Gölcük’te yapılan aramada “Proje” adlı bir dijital veri, 6 Aralık 2010 tarihinde bulundu. Donanma Komutanlığı bilirkişi raporuna göre bu dijital verinin oluşturma tarihi 15 Temmuz 2009, son kaydetme tarihi ise 22 Mart 2009’du. Bilirkişi raporuna göre tüm veriler manipülatif amaçlı olarak başka bir bilgisayarda oluşturularak yerleştirilmişti.

İddia ise son kaydetme tarihinin 21 Mart 2009 günü olduğuna dayanıyordu. Ancak, ne gariptir ki bu dijital veriyi hazırladığı ileri sürülen kişide o gün o saat ve dakikada ABD ile ortak işletilmekte olan karargahta bulunuyordu ve işlemi orada yapması da mümkün değildi.

Proje adlı dijital veri ile iki şey iddia ediliyordu. Birincisi, İddia edilen İrtica İle Mücadele Eylem Planı bu “proje” adlı dijital veriye dayanıyordu. İkincisi ise, bu konu “Gnkur. Bşk.’nı na arz” edilen konular içindeydi.

6. Ortada hiçbir somut delil, belge olmamasına rağmen, sadece sahte bir dijital veriden hareket edilerek, iddia edilen Planın, Genelkurmay Başkanının bilgisi dahilinde Genelkurmay Karargahında hazırlandığını ileri sürmek, büyük bir haksızlık ve hukuki açıdan da kabul edilemez bir durumdur.

Demokrasiye, asker-sivil ilişkilerine yaklaşımı, dünya görüşü, iç ve dış olaylara bakışı bilinen; iddia edilen “irtica ile mücadele eylem planı”nın basında yer alması üzerine tereddüt etmeden soruşturma açtıran, daha sonra ortaya çıkan ıslak imzalı olanı Jandarma Kriminal’a gönderen; bir kişinin ve karargâhının; üzerinde tarih bulunmamasına rağmen bir ihbar mektubuna dayanarak iddia konusu planın Nisan 2009’da hazırlandığını kabul ederek ve üretilmiş bir dijital veriye dayandırılarak ilişkilendirilmeye çalışılması; her şeyden önce bizlere yöneltilen bir hakarettir ve asla kabul edilemez bir durumdur.

Son günlerde çaresizlik içine düşen bazı çevreler şahsımı da 28 Şubat süreci ile ilişkilendirmeye çalışmaktadırlar. Yalan ve dolanla haber üreten bu kişiler, biraz araştırsalar, şahsımın 1995-1997 yılları arasında yurtdışında görevli, 1997-1999 yılları arasında da 2. Kolordu Komutanlığı görevinde olduğumu öğrenebilirlerdi.

Bizlere asılsız ve haksız iddialara dayanarak “darbeci” damgasını vurmaya çalışanları da, en az, bizlere “terörist” demekten çekinmeyenler kadar tarih lanetle anacaktır.

(E) Org. M. İlker Başbuğ