27 Mart 2012 Tarihli Dilekçe

KONUSU :  Müvekkilimiz Mehmet İlker BAŞBUĞ hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK m.250 ile Yetkili Birim) tarafından hukuka aykırı olarak yürütülen soruşturma sonucu açılan kamu davasına ilişkin beyanlarımızın ve tahliye talebimizin sunulmasıdır.

AÇIKLAMA   :

Malumunuz olduğu üzere,  hakkında  Mahkemenizce suç duyurusunda bulunulmasından sonra,  müvekkilimiz Mehmet İlker Başbuğ soruşturmanın henüz 4. gününde tutuklanmıştır. Bizce soruşturma son derece eksik yürütülmüş ve  müvekkilimizin lehine olan deliller toplanmamıştır.

A.     Terör Örgütü Ara Yöneticisi Olmak İddiası :

Müvekkilimiz Mehmet İlker Başbuğ 48 yıl Türk Silahlı Kuvvetlerine hizmet etmiş, Genelkurmay 2.Bşk.lığına, 1. Ordu Komutanlığına, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ve Genelkurmay Başkanlığı’na, mevcut siyasi iktidar tarafından atanmış ve normal görev süresinin sonunda emekli olmuş bir Komutan’dır.

Suçlamanın somut hiçbir delili yoktur, varsayımlar üzerinden müvekkilimize yapay suç isnadında bulunulmuştur.

Bu suçlama aslında 7 yıl boyunca görevi gereği birlikte çalıştığı Hükümetleri de zan altında bırakmaktadır. Birlikte çalıştığı Hükümetlere doğrudan bağlı olan MİT ve İçişleri Bakanına bağlı olarak çalışan Emniyet İstihbaratı’nın tespit edemediği bir örgütsel bağlantıyı, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğünün ve Soruşturma Savcılığının soruşturmanın 4ncü günü ortaya atması son derece düşündürücüdür.

Müvekkilimiz ile, iddia edilen terör örgütü arasında yapay bir bağ oluşturmak amacıyla iddianamede büyük bir zorlama neticesinde ileri sürülen iddialara baktığımızda ise şunlar görülmektedir:

1.     Ankara Ticaret Odası’nda (ATO) düzenlenmiş toplantı:

İddianamede, müvekkilimizin 03 Mart 2004 günü Ankara’da “Hilafetin Kaldırılması ve Tevhidi Tedrisat Kanunu” konulu bir toplantıya katılması suç unsuru olarak görülmüştür.

Kamuya açık, o tarihte basın yayın organlarında yer alan bu toplantıya, yurt dışında bulunan Genelkurmay Başkanı ile Ankara dışında bulunan Hava Kuvvetleri Komutanı hariç, Ankara’daki bütün orgeneraller ve oramiraller katılmıştır. İddianamedeki bu anlatıma göre, şimdi toplantıya katılan bütün orgeneral ve oramiralleri de örgüt üyesi olarak mı kabul etmek gerekiyor?

Bu toplantıya katılım, nasıl müsnet suçun  delili  olabilir ?

2.     Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ile görüşme:

Müvekkilimiz Genelkurmay 2nci Başkanı iken, Genelkurmay Başkanlığına ilişkin bir haberin gazetede yer alması üzerine, basına sızmanın kaynağını tespit etmek üzere ilgili medya mensubu ile yapmış olduğu bir görüşmenin, örgütsel irtibat olduğunun ileri sürülmesi mantık ve hukuk kuralları ile izah edilemez.

3.     Üçüncü Kişiler arasında geçen telefon görüşmelerinde adının geçmiş olması:

Mahkemenizde yargılaması devam etmekte olan 2009/191 Esas sayılı dosyanın sanıkları Fatma Cengiz ve İbrahim Şahin arasında geçen telefon görüşmelerinde müvekkilimizin adının geçmiş olması da, iddianamede delil olarak gösterilmiştir.

Oysa anılan telefon görüşmelerinde Hilmi ÖZKÖK, Çevik BİR ve Yaşar BÜYÜKANIT gibi üst rütbeli kişilerin de adı geçmektedir.

İddianamede, bu konuşmaların ciddiye alınarak, örgütsel bağın delili olarak nitelendirilmesi inandırıcılıktan ve  hukuki dayanaktan yoksundur.

4.     Adının geçtiği belgeler:

Müvekkilimizin iradesi ve bilgisi dışında, dosyada mevcut üçüncü kişiler tarafından yazılmış iki yazıda, yalnızca adının geçmesi, örgütsel bağlantı olarak değerlendirilemez.

5.     Serdar Öztürk Dilekçeleri

Genelkurmay Başkanlığı’nın, Mahkemenize yazdığı 20 Temmuz 2011 tarihli yazısında; “ Serdar ÖZTÜRK ile Avukatı Demet REÇBER tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdikleri dilekçeler olduğu ve bu dilekçelerin de değişik adli makamlara hitaben yazılmış eklerinin bulunduğu” bildirilmektedir.

Genelkurmay Başkanlığı’na istek ve şikayet içeren pek çok mektup her zaman gönderilmekte ve bunlar kayıt altına alınmaktadır. Serdar ÖZTÜRK ve avukatı tarafından bu kapsamda gönderilen ve ilgili yazıdan da kayda alındığı anlaşılan mektuplar üzerinden örgütsel bağlantı iddiasının ileri sürülmesi, iddianamenin ne derece mesnetsiz ve inandırıcılıktan yoksun olduğunu ortaya koymaktadır.

6.     Bilgi Notu Yaş:

İddia edilen belgede; Genelkurmay 2nci Başkanı Orgeneral Hasan IĞSIZ’ın hedef olduğu ve önünün kesilmek istendiği, bu amaçla 1nci Ordu Komutanlığı’na atanmasının engellenmek istendiği yazılıdır.

İddia edilen belgede geçen “engelleme”den Orgeneral Hasan IĞSIZ’ın, daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığına atandırılması kastediliyor ise, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ilgili yasalarına göre; Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmak için bırakın 1nci Ordu Komutanlığı’na, Ordu Komutanlığı’na atanmak bile zorunlu değildir.

Nitekim, geçmişe bakıldığında bunun somut örnekleri görülmektedir.

Kaldı ki; gazeteci Ufuk AKKAYA’da  verdiği ifadesinde; “Bu bilgilerin gazetecilik mesleği gereği kendisine ulaşan bilgiler olduğunu ve bunlara itibar etmediğini ve haber bile yapmadığını” söylemiştir.

Hukuksal hiçbir geçerliliği bulunmayan bu tür soyut iddiaların, iddianamede  delil olarak gösterilmesi zorlama delil yaratmanın diğer bir örneğidir.

İddianamede, aynı bilgi notundan hareketle, müvekkilimizin Kara Kuvvetleri Komutanı iken Hükümeti yasadışı yollarla devirmeyi planladığı ileri sürülmektedir.

Oysa ki, iddianame ve ekleri incelendiğinde ileri sürülen “eylem planı”nın varlığına ilişkin hiçbir somut delilin bulunmadığı açıkça görülmektedir. Bu da, iddianamenin yasal açıdan geçerli  bir delile dayanmaksızın,  yalnızca soyut iddia ileri sürülerek,  CMK’nun  170.maddesine aykırı biçimde hazırlanmış olduğunun bir diğer göstergesidir.

İddianamede, ayrıca  “İddia edilen planın uygulanamamasının nedeni olarak, müvekkilimizin Genelkurmay Başkanlığı döneminde elinde olmayan sebeplerle uygun kadroyu oluşturamaması” gösterilmiştir.

Eğer bundan kastedilen, Kuvvet Komutanlıkları ise Kara Kuvvetleri Komutanı iken yakın çalıştığı iki kişiden birisi müvekkilimizin Genelkurmay Başkanlığı döneminde, 2008 yılı Ağustos’unda Kara Kuvvetleri Komutanı, diğeri ise Jandarma Genel Komutanı olmuştur. Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ise; 2008-2009 yılında görevlerinin ikinci yılında bulunmaktaydılar. 2009-2010 yılında ise, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarına müvekkilimizin teklif ettiği kişiler gelmiştir.

Gazeteci Ufuk AKKAYA’da çıktığı ileri sürülen, ancak içeriğine itibar edilmediği bizzat ilgili şahıs tarafından da ifade edilen bir bilgi notuna dayalı olarak, müvekkilimize bu derece ağır bir suç isnadında bulunulmuş olması, maalesef ülkemizde artık hukuk güvenliğinin kalmadığını ve bugün, herkesin soyut iddialarla,   benzer haksız  ithamlara maruz bırakılabileceğini göstermektedir.

7.     51 Nolu DVD’de olduğu ileri sürülen Asılsız Bilgi Notu:

İddia edilen 51 Nolu DVD’de yer alan Bilgi Notu’nun medyada yer alması üzerine; bu iddialar bilgi notunda ismi geçen Doç.Dr. Nuran YILDIZ, ANAP Genel Başkanı Erkan  MUMCU ve müvekkilimiz tarafından yalanlanmış; Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı da yaptığı resmi açıklamada “İddia edilen bilgi notuna ilişkin herhangi bir bilgi, belge ve kayda rastlanmadığını” bildirmiştir. Buna ilaveten, müvekkilimizin Genelkurmay Başkanlığı’na yaptığı yazılı müracaat üzerine verilen cevapta da; iddia edilen bilgi notuna “sehven” gizli gizlilik derecesi verildiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca; iddianamede 51 Nolu DVD’nin 07 Ocak 2009 tarihinde yapılan arama sırasında  bir ofiste bulunduğu ileri sürülmüş ise de, bu iddia,  bizzat ilgili kişi tarafından reddedilmiştir.

Kaldı ki, 51 Nolu DVD, 11 Kasım 2009 tarihli polis raporlarına göre; açılamayacak derecede özel olarak kesilmiş, üzerindeki parmak izleri de tümüyle silinmiştir.

TÜBİTAK görevlisi Teknik Bilirkişi Dr. Hayrettin BAHŞİ’nin 17 Mayıs 2010 tarihli raporuna göre, sözkonusu DVD’nin Emniyet Makamlarından gönderilen yedeğinin oluşturulma tarihi ise 31 Aralık 2008 günü saat 17:40’dır. Bu durumda, varlığı iddia olunan DVD, arama yapılmadan bir hafta önce mi yedeklenmiştir? (Ek-1)

Bu nedenlerle,  iddianamede müsnet suçun delili olarak gösterilen 51 No’lu  DVD’nin hukuken hiçbir geçerliliği yoktur.

Dosyada mevcut bu somut verilerin mevcudiyetine rağmen, iddianamede halen daha müvekkilimize soyut suç isnadında bulunulması son derece haksız ve inandırıcılıktan yoksundur.

8.     AK Parti Kapatma Davası’na ilişkin iddia:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Mahkemenize göndermiş olduğu 17 Ocak 2012 tarihli yazısından da görüleceği üzere, kapatma davasında sadece bir haber, Genelkurmay Başkanlığınca işletilmiş olan bir siteden alınmıştır.

Bu haber, daha önce 29 Eylül 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanmış ve söz konusu siteye, buradan alıntı yapılarak 02 Ekim 2007 tarihinde eklendiği ileri sürülen “apronda namaz şov” isimli bir haberdir.

Adı geçen haberin yayın ve siteye eklendiği tarih, müvekkilimizin Genelkurmay Başkanlığı görevine başlamasından bir yıl kadar öncedir?

Bu gerçeğe rağmen, söz konusu iddiaya dayalı olarak, müvekkilimize nasıl suç isnat edilmektedir?

Yoksa tek neden, Anayasa  Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün, müvekkilimize yaptığı nezaket ziyareti midir?

04 Mart 2008 tarihinde gerçekleşen görüşmenin, müvekkilimizin Genelkurmay Başkanlığı’na atandırılması arifesinde yani 13 Haziran 2008 tarihinde gündeme getirilmesi düşündürücüdür.

Ayrıca, görüşme içeriğine ilişkin iddialar taraflarca derhal yalanlanmış ve bu açıklamalar Anadolu Ajansı kayıtlarına da girmiştir.(Ek-2)

Kaldı ki, bu görüşmenin kapatma davasına ilişkin iddianamenin düzenlenerek Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesinden önceki bir tarihte gerçekleştiği de dikkate alındığında, söz konusu iddianın ne derece mesnetsiz ve inandırıcılıktan yoksun olduğu bir kez daha görülmektedir.

9.     Soruşturma Emri Verilmesi Konusunda Yapılan Görüşmenin, Örgüt Bağlantısı Olduğunun İleri Sürülmesi:

Varlığı iddia edilen İrtica ile Mücadele Eylem Planının, basında yer alması üzerine, o sırada yurtdışında bulunan müvekkilimizin, Orgeneral Hasan IĞSIZ tarafından aranması ve konu hakkında bilgi verilip, düşüncesinin alınması iddianamede örgütsel bağın  delili olarak gösterilmiştir

Sn.Taha AKYOL 02 Mart 2012 günü yazmış olduğu yazıda; Sayın Adalet Bakanı’na “Sayın Başbakan yurtdışına gitse siz önemli bir konu için onu bekler veya telefonla görüşür müsünüz? Yoksa onun vekili ile mi çözersiniz meseleyi?” diye sorduğunu, Adalet Bakanı’nın cevabının ise“Tabi Başbakanla görüşürüm, asli yetkili odur” olduğunu yazmıştır. (Ek-3)

Gazeteci – Yazar Sn. Taha AKYOL’un yazmış olduğu gibi, bu çeşit uygulamalar devlet geleneğimizin yerleşmiş bir örneğidir. Bunun, iddianamede örgütsel bağ olarak gösterilmeye çalışılması hukuk güvenliği açısından son derece kaygı verici bir durumdur.

Kaldı ki; Orgeneral Hasan IĞSIZ, bu konuyu o tarihteki Genelkurmay Başkan Vekili Orgeneral Işık Koşaner ile de derhal paylaşmış ve resmi onayı da, yine Genelkurmay Başkan Vekili’nden almıştır.

Ayrıca Orgeneral Hasan IĞSIZ’ın teklifi üzerine, müvekkilimiz de bu konuda derhal soruşturma açılmasının uygun olacağını bildirmesi de, iddianamenin ne derece trajikomik olduğunun bir diğer göstergesidir.

Görüldüğü üzere, iddianamede müvekkilimiz ile  iddia edilen terör örgütü arasında  suni  irtibat yaratmaya yönelik ile bu tür zorlama yorumlara yer verilmesi, hukuk adına gelinen üzücü noktayı ortaya koymaktadır.

B.     İnternet Andıcı:

30 Ağustos 2008 tarihinden önce çeşitli tarihlerde açılmış olan 42 adet internet sitesi 04 Şubat 2009 tarihinde kapatılmıştır.

İstanbul İl Emniyet Müdürlüğünün tutanaklarına göre; 30 Ağustos 2008 ile 04 Şubat 2009 tarihleri arasında bu sitelerde herhangi bir güncelleme yapılmamıştır.

Söz konusu andıç,  5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesine İlişkin Kanuna uygun olarak, internetin sağladığı imkanlardan faydalanılarak kamuoyuna bilgi verilmesi amacıyla hazırlanmış bir karargah çalışmasıdır. Önemle belirtmek gerekir ki; uygulama emri yazılmadığı sürece karargah faaliyeti hukuken ve fiilen hiçbir şekilde  tamamlanmış sayılamaz.

Nitekim, tanıtım ve kamuoyunu bilgilendirme amaçlı 4 alandaki siteler aktif hale getirilmeden, hiçbir yayın faaliyetinde bulunmadan 19 Haziran 2009 tarihinde kapatılmıştır.

Ayrıca, hiçbir tarihte yayın faaliyetine geçmeyen bu 4 alandaki site ile daha önceden kapatılmış olan 42 adet site arasında da herhangi bir bağlantı ya da ilişki de yoktur.

Görüldüğü üzere; 04 Şubat 2009’dan 30 Ağustos 2010’a kadar olan süreçte, Genelkurmay Başkanlığının resmi web sitesi hariç işletmekte olduğu başka hiçbir internet sitesi yoktur.

Bu durumda şu sorunun sorulmasında ve cevabının aranmasında zorunluluk vardır:

Genelkurmay Başkanlığı’na ait bu  4 alandaki internet  sitesinde hiçbir tarihte yayın faaliyetinde bulunulmadığı sabit olmasına rağmen, iddianamede müvekkilimizin bu siteler üzerinden halen daha nasıl kara propaganda ve dezenformasyon yaptığı ileri sürülebilmiştir?

Dosya kapsamındaki somut veriler muvacehesinde, müvekkilimize yöneltilen bu suç isnadının da, diğerleri gibi maddi gerçeğe aykırı  ve hukuki dayanaktan yoksun olduğu açıktır.

C.     İddia olunan İrtica İle Mücadele Eylem Planı:

Genelkurmay Başkanlığının, iddia edilen İrtica ile Mücadele Eylem Planı gibi bir plan hazırlamasına ilişkin herhangi  bir görevi yoktur.

Çünkü; Başbakanlığın 18 Mayıs 2000 tarihli “İrticai Faaliyetlere Karşı Yürütülecek Mücadele Stratejisi” ile 28 Ekim 2004 tarihli“İrticai Faaliyetlere Karşı Yürütülecek Mücadele Stratejisine Ek Eylem Planı” bulunmaktaydı.

Adı geçen planlar 14 Aralık 2010 tarihinde yürürlükten kaldırıldı.

Dolayısıyla, bu görev Başbakanlığa ait bir görevdi.

İddia edilen bu plan,  12 Haziran 2009 tarihinde bir gazetede yer alınca; aynı gün saat 09:15’te Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığına soruşturma emri verilmiş; 10:50’de Askeri Savcılık o ana kadar hiç açılmayan bilgisayarlar dahil, tüm dairede derhal incelemeye başlamış, 3ncü Bilgi Destek Şubedeki bilgisayarların 12 Haziran 2009 günü hiç açılmadan harddisklerini çıkararak el koymuş ve imajlarını almıştır. (Ek-4)

Soruşturma, o sırada mevcut olan fotokopi üzerinden yürütülmüş ve 24 Haziran 2009 tarihinde “Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair  Karar” verilmiştir.

Ancak, iddia edilen planın, 23 Ekim 2009’da tekrar haber olması üzerine, Askeri Savcılık 26 Ekim 2009 tarihinde, konuyla ilgili tekrar soruşturma başlatmıştır.

Konuyla ilgili olarak,  Askeri Savcılık tarafından yürütülen soruşturma  aşamasında 2 General, 7 Subayın ifadeleri şüpheli sıfatıyla, 4 General, 25 Subay, 2 Astsubay, 13 Sivil Memur ve 6 Erbaş ve Er’in ifadeleri ise tanık sıfatıyla  alınmış ve bilahare iddianame düzenlenerek, Askeri Mahkemeye sunulmuştur.

Alınan bu ifadelerde, iddia olunan planın hazırlandığına ya da varlığına dair herhangi bir bilgilerinin olmadığı, kendilerine bu yönde bir emir verilmediği açık ve net bir şekilde belirtilmiştir.

Ayrıca, iddia edilen planın üzerinde bir tarih yoktur. İddianamede, varlığı ileri sürülen  bu planın, 04 Haziran 2009 tarihinden önce hazırlandığı ileri sürülmektedir. Bu iddia neye dayanmaktadır?

Soruşturma Savcılığı’nca itibar edilen imzasız ihbar mektubunda; iddia edilen planın dosya sureti olduğu belirtilmiştir. Ancak, dosya suretinde de, diğer ilgililerin parafları olması gerekirken, imza veya parafların bulunmadığı açıkça görülmektedir.

İddianamede, müvekkilimizin 26 Haziran 2009 tarihinde yaptığı basın toplantısında,  o gün yalnızca fotokopisi elde olan İddia Edilen Eylem Planına; sadece kağıt parçası tabirini kullanmasından dolayı, varsayım üzerinden gidilerek elde hiçbir somut delil olmaksızın, iddia edilen planın bilgisi dahilinde hazırlandığı ileri sürülmektedir.

Üzülerek söylemek gerekirse; böylesine mesnetsiz  bir iddianın,  demokratik bir hukuk devletinde düşünülmesi ve ileri sürülmesi kabul edilemez bir tutumdur.

Kaldı ki; iddia edilen planın basında yer alması üzerine Genelkurmay Başkanlığınca tereddütsüz soruşturma açılması da dikkate alındığında, bu iddianın ne derece mesnetsiz ve yersiz olduğu ortadadır.

Anayasal güvenceye sahip Askeri Yargının yürüttüğü faaliyetlere şüpheyle bakılması ise ciddiyetsizliğin yanı sıra, aynı zamanda Adli Makamlara  karşı yapılan bir  saygısızlıktır.

İddianamede, ayrıca iddia olunan plan ile “proje” isimli dijital bir verinin irtibatlı olduğu ileri sürülmektedir. Proje isimli dijital verinin 06 Aralık 2010 tarihinde Gölcük Donanma Komutanlığında yapılan aramada el konulan bazı dijital veri depolama araçlarından 5 nolu HD içinde olduğu iddia edilmektedir..

İddianamede, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nün tespit tutanağında “Proje” isimli dijital verinin son kaydetme tarihi 21 Mart 2009 olarak yer aldığı için, iddia olunan irtica ile mücadele eylem planının da 21 Mart 2009’dan sonra olduğu değerlendirilmiştir.

Öncelikle şu hususu önemle belirtmek isteriz ki, “Proje” isimli dijital verinin içinde bulunduğu ileri sürülen  5 Nolu HD  ile ilgili olarak hazırlanan Donanma Komutanlığı Bilirkişi Raporuna göre “tüm veriler manipülatif” amaçlı olarak başka bir bilgisayarda oluşturularak yerleştirilmiştir. (Ek-5)

Donanma Komutanlığı Bilirkişi Raporuna göre “Proje” isimli asılsız dijital verinin oluşturma tarihi 15.07.2009 11:49, son kaydetme tarihinin ise 22.03.2009 21:14 olarak tespit edilmiştir.

Bu durumda aynı dijital veri için İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nce tanzim edilen tutanakta yer alan tarihler arasında açık çelişki bulunmaktadır.

Donanma Komutanlığı’nca düzenlenen Bilirkişi Raporunda da açıkça görüldüğü üzere, iddia olunan belge oluşturulmadan önce, son kez kaydedilmiş görünmektedir.

Mahkemenize somut veriler çerçevesinde arz ettiğimiz bu açıklamalar, iddianamede müsnet suçun delili olarak gösterilen “Proje” isimli dijital verinin tamamıyla düzmece olduğunu ve hukuksal hiçbir geçerliliğinin bulunmadığını tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

D.     Basın Açıklamaları

Soruşturma aşamasında, müvekkilimizin basında yer alan asılsız iddialara karşı, kamuoyunu bilgilendirmek ve Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin moralini muhafaza etmek amacıyla yapmış olduğu tamamıyla hukuka uygun 4 adet basın toplantısı ile 1 adet röportaja dayalı olarak soru yöneltilmiştir. Ancak, iddianameye baktığımızda, müvekkilimize bu kez 3 basın toplantısı ve 2 röportajdaki kelimeler adeta cımbızla seçilerek yargılamayı etkilemeye ve itibarsızlaştırmaya çalıştığının ileri sürüldüğü görülmüştür.

Bu son derece haksız ve mesnetsiz isnatlara  ilişkin açıklamamızşöyledir;

Birincisi, iddianamede yer alan 3 Basın Toplantısı 2009 yılında, 2 Röportaj ise 2010 yılında yapılmıştır.

İddianamenin suç tarihi 2009 yılı ve öncesini kapsamaktadır. Bu durumda; 2010 yılında yapılan röportajlar neden iddianamede yer almıştır?

İkincisi, İddianamede yer alan basın açıklamaları ve röportaj içeriğinde kullanılan ifadeler bilinçli olarak adeta cımbızla seçilerek, zorlama yorumlarla suç isnadında bulunulmuştur. Oysa ki, söz konusu basın açıklamaları ve röportajların tamamı incelendiğinde, müvekkilimizin hiçbir şekilde yargılamayı etkilemeye ya da itibarsızlaştırmaya yönelik  herhangi bir eylemi ve kastının  bulunmadığı; tam tersine hukuka ve yargıya olan güvenini özenle vurguladığı açıkça görülmektedir.

Nitekim, müvekkilimizin aşağıda atıfta bulunduğumuz beyanlarında,  Hukuka ve Yargıya olan güvenini özellikle vurgulayarak, kamuoyunun da bu Yargı Sürecine mutlaka  güvenmesi gerektiğini belirttiği açıkça görülmektedir:

“Hukuk devleti miyiz? Saygı göstereceğiz. İşimize geldiği zaman evet, işimize gelmediği zaman hayır. Bu noktanın altını çizmek isterim.”

“Türk Silahlı Kuvvetleri olarak demokratik rejime bağlıyız ve saygılıyız. Bunda en ufak tereddüt olmamalı. Demokrasinin elbette en vazgeçilmez temel noktalarından bir tanesi yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüdür”

“Elbette bir yargı süreci var. Kamuoyu yargı sürecine güvenmeli, kamuoyu yargı süreciyle ilgili bilgilenmeli, hiç itirazımız yok” diyen Başbuğ, ancak kamuoyunun korku ve karamsarlığa sevk edilmemesi gerektiğini bildirdi.”

Üçüncüsü, resmi üniforma ile yapılan bu açıklamaların “kara propaganda”  olarak nitelendirilmesi, iddianame içinde yer alan kara propagandanın tanımına bile uymamaktadır.

Genel Değerlendirme :

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu çalışmalarında bulunmuş olan Prof.Dr. İzzet ÖZGENÇ’e göre; Kamu kurumlarının bünyesinde Anayasa, kanun ve sair mevzuatla belirlenmiş olan ve bu nedenle yasal bir hiyerarşik ilişki mevcuttur. Bu itibarla kurum bünyesinde istihdam edilen kamu görevlileri arasında söz konusu hiyerarşiye uygun bir ilişki biçimi mevcut ise, burada suç işlemek için oluşturulmuş bir örgütten söz edilemez. Ancak, bu kişiler arasında mevzuat ile belirlenenin dışında bir hiyerarşik yapılanma meydan gelmiş ise, suç işlemek için bir örgütlenmeden söz edilebilir. Ancak, bu yasal hiyerarşinin dışında bir ilişki biçiminin varlığının kabulü için somut dayanak noktalarının bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumunda mevcut olan yasal hiyerarşik ilişkinin gereklerine uygun hareket edildiği sürece, kamu görevlilerinin suç işlemek için örgüt kurduklarından söz edilemez. Şayet kamu görevlileri tarafından görevleri dolayısıyla işlenmiş suçlar söz konusu ise; bu durumda, ancak, kamu görevlilerinin hiyerarşik yapılanmadan kaynaklanan nüfuzlarını kötüye kullanmak suretiyle söz konusu suçları işledikleri kabul edilebilir.1

Genelkurmay Başkanlığı’nın,  Soruşturma Savcılığına göndermiş olduğu 26 Ekim 2010 ve 30 Aralık 2010 tarihli cevabi yazılarda, bilgilendirme faaliyeti kapsamında iddia olunan yayınlar yapılmış ise görev ve yetki kapsamında olmayan bu eylemlerin bireysel kapsamda kaldığı belirtilmiştir.

Doktrindeki bu görüşler ve Genel Kurmay Başkanlığının cevabi yazısındaki açıklamalar çerçevesinde somut hadiseye baktığımızda;  hukuka uygun bir şekilde kurulmuş olan ve hukuka uygun amaçlar çerçevesinde faaliyet icra eden teşekküller bünyesinde işlendiği ileri sürülen münferit suç vakıaları dolayısıyla bu teşekküllerin bir “suç örgütü” kabul edilmesinin  hukuken mümkün olmadığı açıktır.

Örgüt yönetme suçunun maddi unsurunda yer alan yönetmek fiili, temadi eden (kesintisiz) bir fiili ifade eder. Bu nedenle, suç işlemek amacıyla kurulmuş örgütün yönetilmesi halinde, kesintisiz (mütemadi) olarak bu eylemin yapılması gerekir, Bu kapsamda, iddianamedeki anlatıma bakıldığında, müvekkilimizin ikinci görev yılı nasıl değerlendirilecektir?

Suçun manevi unsuru açısından ise, suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya kurulmuş örgütü yönetme suçunun kasten işlenebilen bir suç olması nedeniyle kasıt gereklidir.

Başka bir deyişle, örgütü kuran veya yöneten kişiler kime karşı, nerede ve ne zaman işleneceği henüz belli olmayan bir takım suçları işlemeyi amaçlamaktadırlar. Dolayısıyla bu suçun oluşumu için doğrudan kastın varlığı gerekmektedir. Bu suç, olası kast ile işlenemez.

Kişiler, suç işlemek amacıyla örgüt kurmakta veya yönetmektedirler. Müvekkilimiz hakkında hiçbir somut delil ileri sürülmeden yalnızca “anlaşılmıştır, değerlendirilmiştir” şeklinde zorlama yorumlarla faraziyelere dayalı iddianame tanzim edilmesi hukuka aykırıdır.

Oysa ki, suç işlemek amacının, örgüt mensuplarının ortak amacı olarak belirlenmesi gerekir.

Dosya kapsamındaki veriler muvacehesinde, müvekkilimizin üzerine atılı suçlamaların maddi ve manevi unsurlarının  oluşmadığı açıktır.

İddianameye konu dönemde müvekkilimizin münferit suç teşkil edebilecek hiçbir hukuka aykırı eylemi bulunmadığı gibi devletimizin en önemli kurumlarından bir olan Genelkurmay Başkanlığı’nın bu tür soyut iddialarla bir suç örgütü gibi gösterilmeye çalışılmasını da hukuken ve vicdanen kabul etmemiz mümkün değildir.

Müvekkilimiz hakkındaki tutukluluk halinin devamını  gerektirebilecek hukuki ve fiili hiçbir neden bulunmamaktadır

Müvekkilimiz yaşamı boyunca yasalara uygun davranmış, mensubu bulunduğu Türk Silahlı Kuvvetlerine özveri ile hizmet etmiştir. Tüm anayasal kurumlar ile yasalar çerçevesinde uyumlu bir çalışma sergilemiştir.

Soruşturma aşamasında eksik inceleme yapılmış ve lehte deliller toplanmadan müvekkilimiz hakkında  iddianame düzenlenmiştir. Nitekim,  müvekkilimizin soruşturmanın dördüncü günü tutuklanması da, eksik inceleme yapıldığının somut göstergesidir.

Nitekim, Mahkemenize  CMK’nun 67/son maddesi uyarınca sunmuş olduğumuz  Prof. Dr. Fatih Selami MAHMUTOĞLU tarafından düzenlenen bilimsel mütalaada; TCK 312.maddesi açısından bir suçlama yapılamayacağı şu şekilde ifade edilmiştir:

“Somut olayda, müvekkilinize isnat olunan fiiller ve özellikle bu fillerin müvekkilinizin Genelkurmay Başkanlığı görevi, yetki ve sorumlulukları ile bağlantılı olarak kendisine isnat edilmiş olmasıhususları dikkate alındığında, yukarıdaki sonuçlara ulaşılması gerektiği,esasen tartışma konusu yapılan TCK m. 312 yönünden de müvekkilinize isnat olunan fiillerin elverişli olmadığı”.

Müvekkilimizin üzerine atılı suçlama tamamıyla varsayımlara dayanmaktadır. Oysa ki, CMK’nun 100 vdleri uyarınca tutuklama kararı verilebilmesi için kuvvetli suç şüphesinin somut olgularla tespit edilmesi gerekir.

Bir tedbir olarak düzenlenmiş olan tutukluluğun devamı  yönünde karar verilmesi halinde maalesef yargısız infaz söz konusu olabilecektir.

Somut hadisede müvekkilimiz açısından tutuklamayı ve devamını gerektiren yasanın aradığı şartlardan hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Müvekkilimiz davet üzerine kendi isteği ile ifadeye gelmiştir, tüm aşamalarda samimi ve tutarlı beyanlarda bulunmuştur.  Kuvvetli suç şüphesi bir yana ortada en küçük bir suç şüphesi dahi bulunmamaktadır. Cebir ve şiddete ilişkin bir soru bile ortada yokken, müvekkilimize nasıl olur da “Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme” ve “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme” suçu isnat edilebilir? Hiçbir suç unsuru içermeyen üç basın açıklaması ve iki televizyon röportajıyla mı, bu suçu işlemiştir?

Ayrıca iddianame düzenlenip kamu davası açılmıştır. Mahkeme, iddianameyi kabul etmiş ve böylece delillerin toplandığına kanaat getirmiştir. Bu durum yargılamanın ulaştığı bu aşamada delillerin karartılması, yok edilmesi ya da değiştirilmesi şüphesinin de bulunmadığının somut göstergesidir.

Mahkemenize takdim ettiğim bu açıklamalar çerçevesinde, müvekkilimiz hakkında  verilen tutuklama kararı da, tutukluluk halinin devamı da hukuka aykırıdır.

Buna ilaveten,  bilindiği üzere CMK’nun 7.maddesi uyarınca Görevsiz Mahkemenin yaptığı tüm işlemler  hükümsüzdür. AY’nın 148.maddesindeki açık düzenlemeye rağmen Sayın Mahkemenizin hale daha kendini görevli kılarak yargılamaya devam etmesi, ilerideki aşamalarda  yapılan tüm işlemlerin ve bu kapsamda tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarının da zaten hükümsüz olduğu tartışmalarına sebebiyet verebilecektir. Ayrıca, CMK’nun 28971-d  maddesi uyarınca görevsiz ve yetkisiz mahkemede yargılamanın yapılması kesin hukuka aykırılık hali olarak nitelendirilmiştir.

Tarihe not düşecek bir davada, CMK m.4’e göre davaya bakan mahkeme kovuşturmanın her devresinde görevli olup olmadığına resen karar verebileceğine dair amir hükmü gereğince, Mahkemenizin bu yanlıştan biran önce dönmesini ve   hukuken hükümsüz nitelik arz eden ve CMK’nundaki şartları ihtiva etmeyen  tutuklama kararının kaldırılarak müvekkilimizn bihakkın tahliyesine karar verilmesini ve dosyanın Yüce Divana gönderilmesini talep ediyoruz.

SONUÇ VE İSTEM:

Yukarıda arz edilen ve Sayın Mahkemece tespit edilecek gerekçelerle;

1. Tutuklama gerekçesi olarak suçun vasıf ve mahiyeti, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması ve CMK 100/3 maddesinde sayılı katalog suçlardan olması gösterilmiştir, hukuka aykırı olarak verilmiş tutuklama kararının kaldırılmasına ve müvekkilimiz Mehmet İlker BAŞBUĞ’un bi’hakkın tahliyesine,

2. Göreve ilişkin hukuksal gerekçelerimizin kabulü ile dosyanın müvekkil yönünden Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapan Anayasa Mahkemesine gönderilmesine,

Karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederiz.

Saygılarımızla.

Mehmet İlker BAŞBUĞ
Müdafii
Av. İlkay SEZER

1 Prof.Dr. İzzet ÖZGENÇ, Suç Örgütleri, Basım: 2011