Amacım kimseyi suçlamak değil, sadece hakikatin ortaya çıkmasını istiyorum

1. 14 Nisan 2009 Harp Akademileri Komutanlığı Yıllık Değerlendirme Toplantısı’nda yaptığım konuşmada Cemaat konusuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yapmıştım:

“Bu cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) görmektedir. Bunun içinde her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla TSK aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar.

Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında TSK’nın tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır.”

Bu ifadede önemli olan husus; TSK’nın “hukuk devleti” içinde kalarak, “Cemaate” karşı gerekenleri yapacağının açıkça ilan edilmiş olmasıdır.

2009 yılının başlarında yürütülen iki soruşturma bu nedenle TSK açısından çok önemliydi.

Birincisi, Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 23 Şubat 2009’da başlatılan soruşturmaydı. Soruşturma, İsmailağa Cemaati’ne yönelik başlatılmış ancak bir noktadan sonra Cemaat’e dayanmıştı. Bunun üzerine de 10 Mart 2009’da Erzurum Özel Yetkili Savcılığı bu dosyayı Erzincan’dan almıştı.

İkinci soruşturma ise; 4 Mart 2009’da Hava Kuvvetleri Komutanlığı Başsavcılığı tarafından Kayseri’de başlatılan soruşturmaydı. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Savcılığı Kayseri’de bir gizli organizasyon tespit etmişti. Beş sivil Kayseri’de Hava İkmal Merkez Komutanlığı’ndaki bazı askerlerden oluşan hücreleri vasıtasıyla gizli ve kişiye özel bazı evrakları çalmışlar ve daha sonra da içeriğini değiştirerek kamuoyunda infial yaratacak şekilde bazı yerlere ulaştırmışlardı. Ayrıca, askeri yazışma kurallarına uygun olarak flash bellekte hazırladıkları suç içeren evrakı da yine içerideki askeri hücre vasıtasıyla, bilgisayarlara yükleyerek suç belgeleri haline dönüştürmüşlerdi.

Askeri hücre içindeki astsubaylar yakalanmıştı. Bazıları alınan ifadelerinde “Işık evlerinde yetiştim, evinde kaldığımız ağabey askerlerle ilgili bilgi topluyordu” sözleriyle suçlarını itiraf etmişlerdi.

Ancak, askeri savcılık sivil beş kişiye ulaşamamıştı. Muhtemelen kaçmışlardı.

Bu soruşturma da bir yönüyle Cemaate dayanmıştı.

Görüleceği gibi, Erzincan ve Kayseri’de başlatılan soruşturmalar Cemaati tedirgin ve endişeye düşürecek bir noktaya ulaşmıştı.

Haziran ayı başlarında, ABD Genelkurmay Başkanı’nın daveti üzerine ABD de bulunuyordum.

4 Haziran günü resmi geziye ilişkin bilgi vermek üzere bir basın toplantısı düzenlenmişti. Basın toplantısında; resmi gezi süresince görmüş olduğumuz olağanüstü karşılamadan ve ilgiden memnuniyet duyduğumuzu ifade etmiştik.

Bu gezinin “Cemaati” ciddi şekilde rahatsız ettiğini daha sonra öğrenmiştik.

İşte tam bu sırada Türkiye’de önemli bir olay yaşandı:

4 Haziran 2009 günü, Gazi Üsteğmen Avukat Serdar Öztürk’ün ofisi polisler tarafından arandı. Polisler, birden bürodaki masanın üzerinde açıktaki mavi klasörün içinde iddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın fotokopisini buluverdiler.

12 Haziran günü, bu eylem planı komplosu, Taraf’ta haber oldu. Bu arada Taraf’a gazete demenin gerçek gazetelere yapılacak bir hakaret olacağı düşüncesindeyim. Taraf bu haberi yaparken iddia edilen eylem planının üzerindeki ismi de değiştirdi. “AKP’yi ve Fethullah Gülen Cemaati’ni Bitirme Planı” olarak yayınladı.

Cemaat, TSK’yı hedef alan büyük amaçlı bir “komployu” uygulamaya koymuştu. Başarılı bir şekilde de; Adalet ve Kalkınma Partisi’ni de mağdur olarak olayın içine çekmeyi gerçekleştirmişti.

“İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın haber olması üzerine, Genelkurmay Başkanlığı soruşturma açmıştı.

Aynı anda; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Haziran 2009 tarihli bir yazı ile Albay Dursun Çiçek’in 17 Haziran’da İstanbul’da bulundurulmasını istemişti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu talebi yasal değildi. Ayrıca, aynı konuda zaten Genelkurmay Askeri Savcılığı bir soruşturma yürütüyordu.

Talebin neden yasal bir dayanağı yoktu?

CMK’nın 250. maddesi 3. fıkrası şu şekilde idi:

“Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile, savaş ve sıkıyönetim HALİ DAHİL askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.”

CMK’nın 250. maddesi 3. fıkrasında askeri mahkemelerin görevlerinin “BARIŞ” zamanında da korunduğu açıkça yer almaktaydı. Savaş ve sıkıyönetim HALİ DAHİL ifadesi, BARIŞ zamanında da maddenin geçerli olduğuna işaret ediyordu.

Askeri mahkemelerin görevleri ise gerek Anayasa’nın 145. maddesinde ve 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nda açıkça yer alıyordu. Bunlara göre;

Askeri mahallerde, asker kişilerin Askeri Ceza Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu gibi kanunlarda yer alan her türlü suçu nedeniyle yargılama görevi askeri mahkemeye aitti.

CMK 250. maddesi 3. fıkrası ve Askeri Mahkemelerin görevlerine ilişkin Anayasa’nın 145. Maddesi kapsamında Albay Dursun Çiçek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sorgulanması mümkün değildi.

Daha açık bir ifade ile iddia edilen suç; bir asker kişi tarafından, askeri mahalde işlenmişti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı kendilerine ulaştırılan bu bilgiler üzerine 15 Haziran 2009’da bildirdiği talebini geri çekti.

2. Savunmama 26 Haziran günü, gece yarısında, TBMM’de kabul edilen iki yasa değişikliğinin ne olduğu ve nasıl gerçekleştirildiğini tespit ederek devam edeceğim:

25 Haziran’ı 26 Haziran’a bağlayan gece Meclis Başkan Vekili oturumu 00.59’da açtı. “TCK ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Hükümet Tasarısı” ile TBMM’ye sunulan konuların görüşülmesi tamamlanmıştı.

Meclis Başkanı “Yeni madde ihdasına dair bir önerge vardır, şimdi bu önergeyi okutuyorum”, dedi.

Önerge ile CMK’nın 3. maddesine bir fıkra eklenmesi isteniliyordu. Önerge şöyleydi:

“Barış zamanında, asker olmayan kişilerin Askeri Ceza Kanunu’nda veya diğer kanunlarda yer alan askeri mahkemelerin yargı yetkisine tabii bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirak halinde işlemesi durumunda soruşturmaları Cumhuriyet Savcıları, kovuşturmaları adli mahkemeler tarafından yapılır.”

Meclis Başkanı, madde üzerinde söz talebi olup olmadığını sordu. Söz talebi yoktu. Madde oylamaya sunuldu ve kabul edildi.

Meclis Başkanı; “Yeni bir madde ihdasına dair bir önerge daha bulunmaktadır”, dedi. Önerge ile istenilen hususu okuttu:

Önerge ile CMK’nın 250. maddesinin 3. fıkrasının son cümlesinde geçen “HALİ DAHİL” ibaresinin “HALİNDE” şeklinde değiştirilmesi istenilmekteydi.

Meclis Başkanı, daha sonra, önergenin gerekçesini okuttu. Gerekçe ise şöyleydi:

“Asker kişilerin BARIŞ ZAMANINDA, 250. madde uyarınca kurulan ağır ceza mahkemelerinin yargı yetkisine giren bir suçu işlemeleri halinde, bu mahkemeler tarafından yargılanması amacıyla bu değişiklik önergesi verilmiştir. Buna karşılık, savaş ve sıkıyönetim halinde işlenen suçlarda ise askeri mahkemelerin yargı yetkisi korunmaktadır.”

Oylamaya sunulan önerge hakkında söz alan olmadı. Madde oylamaya sunuldu ve kabul edildi.

Meclis Başkanı; kabul edilen CMK 3. madde ile 250. maddede yapılan değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihte devam eden soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanmasına ilişkin bir önergenin olduğunu söyledi. Bu madde de oylanarak kabul edildi.

Üç önergenin TBMM’de görüşülmesi 00.59’da başlamıştı. Üç yasa değişikliği 01.12’de kabul edildi. Toplam süre; 13 dakikadır.

CMK’nın, 3. maddesine bir fıkra eklenmesine yönelik önerge çok kişi tarafından kolaylıkla anlaşılabilir.

Ancak, CMK’nın 250. maddesinin 3. fıkrasında, sadece bir kelimenin değiştirilmesine ilişkin önergenin; çok kişi tarafından anlaşılmasının pek kolay olduğu ise söylenemez. Bu değişiklik, çok ince, ustaca ve büyük bir beceri ile hazırlanmıştır. Bu değişikliği birçok hukukçunun bile, kolayca anlayabileceğini söyleyemeyiz.

Bu nedenle, şimdi bu iki yasa değişikliği ile gerçekleştirilen hususları daha basite indirgeyerek söylemek gerekirse, şunu ifade edebiliriz:

CMK 3. maddede yapılan değişiklikle BARIŞ ZAMANINDA, asker olmayan kişilerin her durumda, askeri mahkemelerde yargılanmasına son verilmiştir.

CMK 250. maddede yapılan değişiklikle, BARIŞ ZAMANINDA, “asker kişilerin” “askerî mahallerde işledikleri suçlar” nedeniyle sivil mahkemelerde yargılanmasının önü açılmıştır.

3. Şimdi bu davanın belki de en çarpıcı ve en çok şüphe uyandıran noktasını ortaya koymaya çalışacağım:

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 24 Haziran 2009 günü, Ankara Merkez Komutanlığı’na yazılan bir yazı ile Albay Dursun Çiçek’in 30 Haziran 2009 günü “şüpheli” sıfatıyla savunması alınmak üzere İstanbul’da bulundurulmasını istedi.

Yazının altında imzaları bulunan savcılar şunlar:

Zekeriya Öz, Fikret Seçen, Ercan Şafak ve Mehmet Murat Yönder.

Bu dört FETÖ’cü savcıdan Fikret Seçen ile Zekeriya Öz ülkeden kaçmıştır. Ercan Şafak 9 yıl, Yargıtay üyesi yapılan Mehmet Murat Yönder ise 12 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Bu savcılar, daha önce geri çekmek zorunda kaldıkları taleplerini, ne değişmiştir ki 24 Haziran 2009 günü tekrar uygulamaya koyma kararını verebilmişlerdir. Bu “derin şüphelerin” doğmasına neden olan bir durumdur.

Şüphe doğuran sorular şunlardır:

-Savcılar, 24 Haziran günü imzaladıkları bir yazı ile Albay Çiçek’i 30 Haziran 2009 günü ifadeye çağırmaya karar verdiklerine göre; 26 Haziran 2009 günü gerçekleştirilecek yasa değişikliklerinden haberdarlar mıdır? Konu hakkında önceden bilgi sahibi midirler?

-Yasa değişikliklerinin 30 Haziran 2009 gününden önce, resmi gazetede yayınlanarak, yürürlüğe gireceğinden ne kadar emindirler?

Bu kritik sorulara birileri mutlaka cevap vermelidir.

Şimdi bu arada bir konuya açıklık getirelim. Devlet kurumları “yasalar” içinde kalarak hareket etmek mecburiyetindedirler.

Ancak o günün “Cemaati”, bugünün FETÖ’sü için yasalara uyulması zorunlu değildir.

İddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” bir fotokopidir. Yargıtay içtihadına göre belge, hukuki hüküm ifade eden bir hakkın doğmasına ve bir olayın ispatına yarayan bir yazıdır. Fotokopi, belge olamaz.

Bu nedenle, Genelkurmay Askeri Savcılığı bu konuda yürüttüğü soruşturmada “Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı”nı vermiştir.

Ancak, İstanbul’daki adı geçen savcılar için yasalar çok önemli değildir.

Burada şu soruyu üzerine basa basa sormak zorundayım:

Askeri mahkemelerin Anayasa’ya göre görev ve yetkilerinde değişiklik olmadan, belge niteliği olmayan bir fotokopiden hareket ederek, Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın “Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı”nı adeta bir “yetkisizlik” kararı olarak ele alarak ve en azından ilgili yasa değişikliğinin resmi gazetede yayımlanmasını bile beklemeden; FETÖ’cü savcıların 24 Haziran 2009’da böyle bir kararı almış olmaları, ibretlik bir olaydır. Bu cesareti ve gücü gerçekten nereden almışlardır?

Albay Çiçek’in ifadeye çağrıldığı gün de ilginçtir. 30 Haziran 2009 günü Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı vardır. CMK 250. maddesinde yapılan değişikliğin Anayasa’ya aykırılığını bir tarafa bırakalım, henüz yasa değişikliklerinin resmi gazetede yayımlanmadığı göz önüne alınırsa, yapılan işlemin ve tutuklama durumunun ciddi sonuçlar doğuracağına ilişkin görüşler ilgili makamlara iletilmiştir. Gözü dönmüş İstanbul’daki savcılar tutukladıkları Albay Çiçek’i 18 saat geçmeden tahliye etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Albay Dursun Çiçek’i, 24 Haziran 2009 günü imzaladıkları bir yazı ile ifadeye çağıran dört savcının kimlikleri, yani Cemaat ile olan ilişkileri göz önüne alınırsa, 26 Haziran günü gerçekleştirilen yasa değişikliklerinin 7 Ekim 2015’de Yargıtay’da ifade ettiğim gibi, bu yasa değişikliklerinin Cemaat tarafından istenildiğine ilişkin derin şüpheler oluşturmaktadır.

4. Cemaat veya FETÖ, “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” komplosuna neden bu kadar önem veriyordu?

İddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” komplosunun hedefi elbette sadece Alb. Dursun Çiçek ile sınırlı değildi.

Bu iddia edilen planla istenilen amaç, söz konusu bu planın 3. Ordu Komutanlığı’nda uygulandığının ortaya konulmasıydı. Böylece çok sayıda subayın başta ordu komutanı olmak üzere tutuklanması ve yargılanması amaçlanmıştır.

Komplo ilerdeki aylarda şu şekilde uygulamaya konuldu:

30 Eylül 2009 günü Savcı Zekeriya Öz’e bir ihbar mektubu gönderildi. Mektubun içinde, “İrtica ile Mücadele Planı”nın bu sefer fotokopisi değil, ıslak imzalısı vardı. Bu ıslak imzanın Alb. Dursun Çiçek’e ait olduğu da bir türlü ispat edilemedi. Ancak 11 Kasım 2009’da ifadeye tekrar çağrılan Alb. Dursun Çiçek tutuklandı.

Hemen akabinde 10 Aralık 2009 günü Erzurum Özel Yetkili Savcılığı 3. Ordu Komutanı’nı ifade vermeye çağırdı. Ordu Komutanı ifade vermeye gönderilmedi.

8 Şubat 2010 günü, Erzurum Özel Yetkili Savcısı, aldığı mahkeme kararına dayanarak, 3. Ordu Karargâhı’nda görevli bir astsubayın çalıştığı yerde arama ve el koyma amacıyla 3.Ordu Karargâhı’na geldi.

Savcıya, 3. Ordu Karargâhı’na girmesine izin verilmedi.

Erzurum Özel Yetkili Savcısı, olayla ilgili tuttuğu tutanağa şunu yazmıştı:

“Arama ve El Koyma İşlemi’nin infazına izin vermeyen kişi Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’dur.”

Böylece; 3. Ordu Komutanlığı’nda icra edilen “İç Güvenlik Semineri”nden bir “Balyoz Davası”nın yaratılması önlenmiştir. Bu konuya da biraz açıklık getirelim. FETÖ, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne esas darbeyi önce “İrtica ile Mücadele Eylem Planı Komplosu” ile vurmaya çalıştı. Başarısız olunca, “Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı Komplosu”na başvuruldu. Bunda da istenilen elde edilemeyince, bu sefer 1. Ordu Komutanlığı’nda, 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında oynanan Plan Semineri’nden hareket ederek, 20 Ocak 2010’da “Balyoz Davası Komplosu”nu uygulamasına geçtiler. Bu davada da asıl sonuca, 6 Aralık 2010’da Gölcük Donanma Komutanlığı’nda bulunan sahte delillerle ulaşmaya çalıştılar.

Erzurum Özel Yetkili Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın; İstanbul’daki adı geçen savcıların yönetiminde yürütüldüğü de aşikârdı.

5. 26 Haziran’da CMK 3. maddede yapılan değişiklik sivil şahısların her durumda sivil mahkemelerde yargılanmasını zorunlu kıldı.

Hava Kuvvetleri Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmada böylece engellendi. Sonuçsuz bırakıldı.

6. 30 Ağustos 2008 – 30 Ağustos 2010 tarihleri arasında Genelkurmay Başkanı olarak görev yaptım. Bu süreçte görevimi yasalar ile bana verilen yetkiler içinde yürüttüm. Bunun yanında, Anayasa’ya göre Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanı olarak omuzlarıma yüklenen sorumluluğunda gereklerini yerine getirmeye çalıştım.

26 Haziran gece yarısı gerçekleştirilen yasa değişikliklerinden bilgimiz o gün öğleden sonra oldu.

Genelkurmay Karargâhında yasa değişiklikleri incelendi, tartışıldı.

Yasa değişikliklerinde uygulanan ve izlenen yöntemden rahatsızlık duyulmuştu:

Birinci neden, TSK’yı ve MSB’yi yakinen ilgilendiren bu iki yasa değişikliğinin bu makamlarla da koordine edilerek Hükümet Tasarısı olarak TBMM’ye sunulması daha doğru, şık ve beklenen bir davranış olurdu.

İkinci neden ise; ilgili yasa değişiklikleri görüşülürken, TBMM Salonu’nda MSB temsilcilerinin bulunmamasıdır. MSB temsilcileri saat 23.00’de TBMM’den ayrılmışlardı.

Üçüncü önemli ve haklı hukuki gerekçe ise; CMK 250. maddesinde yapılan değişikliğin, Anayasanın 145. maddesine aykırı oluşuydu. Anayasa’da askeri yargının işleyişini düzenleyen 145. maddeye göre; “asker kişilerin”, “askerî mahallerde” işledikleri suçlara barış, savaş ve sıkıyönetim hallerinde askeri mahkemeler bakmakla görevliydi.

Barış zamanında bu yetkinin askeri mahkemelerden alınarak, sivil mahkemelere verilmesi, TSK’nın emir ve komuta zincirini olumsuz etkileyebilirdi. Asılsız ihbar ve sahte belgelerle askeri birlik ve karargâhlara savcılar ve kolluk kuvvetleri girebilirdi. Diğer bir değişle, böylece askeri mahallerin masuniyeti bozulurdu.

Bu endişelerimizi, Sn. Cumhurbaşkanı, Sn. Başbakan ve Sn. Adalet Bakanı’nın bulunduğu bir toplantıda açık olarak ifade ettik. Özellikle, CMK 250. maddesine ilişkin değişikliğin Anayasa’ya aykırılığı da dikkate alınarak Sn. Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmamasını arz ettik.

Daha sonra bu konulara ilişkin ilgili personelin katılımıyla toplantılar yapıldı.

Bu yapılanlara ilave olarak ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı’nın konuya ilişkin görüşleri, bazı medya organları ile paylaşılarak, kamuoyu bilgilendirildi.

Bu çabalarımızda başarılı olamadık.

Sn. Cumhurbaşkanı yasa değişikliklerini onayladı. Ancak, Sn. Cumhurbaşkanı; bu düzenlemenin askerlik hizmeti bakımından disipline ve hukuki güvencelere ilişkin olarak ortaya çıkması muhtemel tereddütleri giderecek ek yasal düzenlemelerin yapılmasını da istedi. Ancak istenilen bu ek düzenlemeler de yapılmadı.

7. 26 Haziran 2009 günü gerçekleştirilen bu yasa değişikliklerine ilişkin görüşlerimi, emekli olduktan sonra da, 2008 – 2010 yılına ait sorumluluğum gereği uygun fırsatlar da dile getirdim.

26 Haziran 2009’da yapılan yasa değişikliklerine ilişkin düşünce ve değerlendirmelerimi ilk defa, 28 Ocak 2020 tarihinde katıldığım televizyon programında yapmadım.

Bu konuya ilişkin ilk açıklamamı, 7 Ekim 2015 günü Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde duruşmada yaptığım konuşmada şu şekilde ifade etmiştim:

“…Olaylar, yasa değişikliğinin zamanlaması ve yasa değişikliklerinden nasıl ve kimlerin faydalandığı, bu yasa değişikliklerinin Cemaat tarafından istenildiğini göstermektedir.”

İkinci açıklamam ise, 3 Kasım 2016 günü TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nda yaptığım konuşmada şu şekilde yer almıştı:

“Bu yasa değişikliği, tabii karşı tarafa büyük bir cesaret vermiştir, elimizi de bağlamıştır.”

8. Şimdi 28 Ocak 2020 günü Haber Global isimli televizyon kanalında katıldığım programla ilgili tespitlerimi ifade etmeye çalışacağım:

Bu programa çağrılmamın ve katılmamın ana gerekçesi; o günlerde gündemde olan ve tartışılan Enver Altaylı’nın örgüt lideri Gülen’e yazdığı mektupta bana ilişkin sözleriydi.

“Yeni Genelkurmay Başkanı’nın zat-ı âlinize ve yapılan hizmetlere bakışı son derece menfidir.”

Programda ağırlıklı olarak 15 Temmuz FETÖ Darbesi’ne giden süreçte ki olaylar üzerinde durulmuştur.

Zaten bu FETÖ Darbesi’ne ilişkin net görüş ve değerlendirmeleri, 1 Ağustos 2016 tarihinde katıldığım bir televizyon programında açıkça ifade etmiştim. Daha sonra da bu televizyon söyleşisi, “15 Temmuz Öncesi ve Sonrası” isimli kitapta yer aldı.

Bu programda, taşıdığım ve taşımakta olduğum 2008 – 2010 döneminin sorumluluğu çerçevesinde, elbette daha önce de iki defa değindiğim, 26 Haziran 2009 günü TBMM’de gerçekleştirilen yasa değişikliklerine de değinmem zorunluydu. Ayrıca unutulmasın 2008 – 2010 Dönemi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik “komploların” en yoğun yaşandığı dönemdi.

Devlet adamlığı çizgisinden hiç sapmayarak, bazen kamuoyunu doğru bildiğimiz konularda aydınlatıcı konuşmalar yapmamız, yadırganmaktadır.

Bu davanın iddianamesinde yer alan bir değerlendirmeye dikkatinizi çekmek isterim.

“Şüphelinin de uzun yıllar devlet kademesinde hizmet eden deneyimli bir kişi olması sebebiyle terör veya herhangi bir konuda açıklama yapmasının da ifade özgürlüğü ve düşünce hürriyeti kapsamında doğal hakkı olduğu… Anayasamız ve yasalarımızda ifade ve düşünceyi açıklama hürriyetinin de kanuni sınırlarının olduğu… Başkalarının onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlarda bulunmamak gibi…”

Şimdi bu televizyon programında söylenenleri belirtelim:

a. “FETÖ’nün siyasi ayağı var mıdır? Vardır. Yani yok dersek bir gerçeği inkâr etmiş oluruz. Çünkü askeriyenin ta nerelerine sızmış, polise sızmış, yargıya sızmış, üniversiteye sızmış bir örgütün siyasi partilere sızmadığını düşünmek akla ziyandır. Vardır, mutlaka. Hatta her partide vardır, olabilir. Ha, bunlar kimdir? Bu konuda ben karar ve yorum yapıcı olamam. Bunu kimin çıkarması lazım? Yargının çıkarması lazım. Ama, burada da siyasi iradenin ağırlığını koyması lazım.”

Bu genel ifade; kimseyi suçlamayan veya hedef almayan, ancak 2008 – 2010 döneminin bana yüklediği bir sorumluluğun gereği söylemem gereken bir husustur.

b. “Bu siyasi ayakla ilgili olarak siz sorduğunuz için somut bir olayı anlatmak isterim. Bu somut olayı incelesinler, üzerine gitsinler, incelesinler. Siyasi ayakla ilgili olarak bir sonuca ulaşılabilir, ulaşılamayayabilir.”

Burada da üzerinde durulan nokta sadece bu konunun incelenmesinin istenilmesidir. Ancak burada kesin olarak bir sonuca ulaşabileceğine yönelik bir hüküm ifadesinden de kaçınıldığı gözden kaçırılmamalıdır.

c. “26 Haziran 2009’da bu iki konuyu içeren ‘kanun teklifini’ kim hazırladı?… Bu kanun teklifinin FETÖ’nün direktifiyle, emriyle hazırlandığını DÜŞÜNÜYORUM. Çünkü bu iki kanun teklifi de FETÖ komplolarıyla bağlantılı olduğu bir olayla karşı karşıyayız.”

Bu ifade de üzerinde durulması ve cevaplarının aranması gereken noktalar ise şöyledir:

Beyanat bir “DÜŞÜNCE”nin ifadesidir.

Savunmanın başlangıç safhasında detaylı olarak izah etmeye çalıştığım gibi bu iki yasa değişikliği FETÖ komplolarıyla bağlantılıdır. Çünkü bu yasa değişikliklerinin zamanlaması ve amaçları göz önüne alınırsa, gerçekleştirilen yasa değişikliklerinin FETÖ’nün Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürüttüğü söz konusu komplolar önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını hedeflediği kolaylıkla görülebilir. Bu nedenle bu yasa değişikliklerinin FETÖ tarafından istenilmiş olması düşünülebilir.

Bu ifadede en önemli nokta ise; “Bu iki konuyu içeren kanun teklifini kim hazırladı?” sorusudur.

Program esnasında bu soruyu ifade ettiğimde, programın yöneticisi şunu söylüyor:

Söylemenizi beklerim.

Cevaben; ben bilmiyorum, araştırsınlar, diyorum.

Burada şu noktaları netleştirelim:

Yasa değişiklik teklifleri; Adalet Bakanlığı’nda hazırlanmıştır. Bu noktayı zaten biliyoruz. Sorulan soru bu nokta ile ilgili değildir.

Yasa değişiklik teklifleri; Adalet Bakanı tarafından bir “önergeye” dönüştürülmek üzere, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanlığı’na verilmiştir. Dolayısıyla, elbette bu yasa değişiklikleri Grup Başkanları ve önergeye imza koyan milletvekillerinin başlattıkları bir girişim değildir. Zaten, bu kadar teknik ve zekice hazırlanan bu yasa değişikliklerinin kısa bir sürede, TBMM’de hazırlanabilmesini düşünmekte gerçekçi olamaz.

Ayrıca; Adalet Bakanı’ndan aldıkları teklifi, önergeye çevirerek altına imza koyan milletvekilleri de bellidir. Dolayısıyla, savcılıkta daha önce de verdiğim ifade de belirttiğim gibi; benim bu milletvekillerini hedef alan bir düşüncem ve bu konuda bir bilgim yoktur. Bu nedenle burada sorulan soru, önergeyi kimlerin imzalayarak TBMM’ye getirdiği ile de ilgili değildir. Bu noktada şunu da belirtmek isterim ki; önergeye imza koyan milletvekilleri arasında yakinen tanıdığım ve saygı duyduğum kişilerde bulunmaktadır.

Bu nedenle; hakkımda şikâyetçi olan altı kişinin, benim açıklamalarımla kendilerine hakaret ettiğim sonucuna nasıl ulaştıklarını gerçekten merak ediyorum. Ben onları hiçbir zaman hedef almadım.

Burada benim incelenmesini istediğim husus; bu iki kanun teklifinin “kimin tarafından” hazırlandığıdır.

Daha açık bir ifadeyle; “Bu kanun tekliflerini ilk olarak kaleme alan, yazan kişi” kimdir?

2020 yılı Şubat ayında, dönemin Adalet Bakanı bir gazetede kendisine yöneltilen sorulara yazılı olarak cevap vermiştir.

Sorulardan birisi şuydu:

“Önergeyi ilk olarak kaleme alan kim?”

Adalet Bakanı, bu soruya cevap vermemiştir.

Aslında benimde incelenmesini istediğim soru budur.

9. Ana Muhalefet Partisi; CMK 250. maddesinde yapılan değişikliğin iptali için, Anayasa Mahkemesi’ne dava açmıştı.

Anayasa Mahkemesi, oybirliği ile CMK 250. maddesindeki yeni düzenlemede yer alan “halinde” ifadesini 21 Ocak 2010 tarihinde iptal etmiştir.

İşin ilginç yönü; Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’nda hâkim tarafından yürütülen aramanın da 20 Ocak 2010 günü bitmiş olmasıdır.

10. Sonuç olarak şunu ifade etmek isterim:

26 Haziran 2009’da gerçekleştirilen yasa değişiklikleri ile; FETÖ’nün “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” kapsamında gerçekleştirmek istediği komplolar ve Hava Kuvvetleri Savcılığı tarafından Kayseri’de yürütülen soruşturmanın boşa çıkarılması; arasında ilişkiler olduğuna dair şüphelerim bulunmaktadır.

26 Haziran 2009 günü gerçekleştirilen yasa değişikliklerinin zamanlaması ve amaçlarına ilişkin şüpheleri bulunan kişi sıradan bir kişi değildir. Bu kişi 2008 – 2010 yılları arasında Türk Ordusuna komutanlık eden ve bu dönemin sorumluluğunu halen omuzlarında taşıyan bir kişidir. Ayrıca unutulmasın ki 2008 – 2010 dönemi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen komploların en yoğun olduğu dönemdir.

Üzülerek ifade edeyim ki bu dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri komplolara karşı yürüttüğü mücadele de yeteri kadar destek alamamış ve çoğu kez de yalnız bırakılmıştır.

2008-2010 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne komutanlık yapan bir kişinin, bu dönemde TSK’ya karşı yürütülen komplolara ilişkin -eğer ciddi şüpheleri varsa -bunları gereken durumlarda ifade etmesi doğal bir sorumluluktur.

Bu kapsamda bu konulara ilişkin düşüncelerimi; 7 Ekim 2015 günü Yargıtay’da, 3 Kasım 2016 günü TBMM çatısı altında ve en son olarak da, 28 Ocak 2020 günü Haber Global isimli televizyonda ifade ettim.

26 Haziran 2009 günü gerçekleştirilen bu yasa değişikliklerine ilişkin duyulan şüpheleri giderebilecek, ortadan kaldıracak en uygun kişinin dönemin Adalet Bakanı’nın olacağını düşünüyorum.

Bazı sorulara verilecek inandırıcı cevaplar ile bu husus sağlanabilir. Sorular şunlardır:

-TSK’yı ilgilendiren bu iki yasa değişikliği, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşleri de alınarak neden bir hükümet tasarısı olarak TBMM’ye getirilmemiştir?

Genelkurmay ve MSB’lığı ile koordineden kaçınılmanın nedeni; CMK 250. Maddesinde yapılan değişikliğin Anayasa’ya aykırı oluşu mudur?

-Adalet Bakanı ve bakanlık bürokrasisi, CMK 250. maddesine ilişkin değişikliğin, Anayasa’nın Askeri Mahkemelerle ilgili 145. maddesine aykırı olduğunu bilmiyorlar mıydı?

Böyle bir sorunun, bir hukuk devletinde, hukukun üstünlüğünün olduğu bir yerde akla gelmemesi bile düşünülemez.

Ayrıca, dönemin Adalet Bakanı’nın Şubat 2020’de basına yansıyan yazılı açıklamasında bu konuya şu şekilde değinmiş olması da gerçekten çok düşündürücüdür:

“Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu maddeler düzenlenirken, parti gruplarından da, Meclis bürokrasisinden de maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna dair hiçbir itiraz gelmemiştir.”

-Yasa değişikliklerinin TBMM’de görüşüldüğü esnada, MSB’lığı Kanunlar Dairesi’nden yetkili birinin bulunmaması nasıl izah edilecektir? Neden bu konuya dikkat edilmemiştir?

-FETÖ’cu savcıların 24 Haziran 2009’da, henüz ilgili yasa değişikliklerinin TBMM’de kabul edilmesinden önce, Albay D. Çiçek’i bütün hukuk kurallarını çiğneyerek şüpheli olarak İstanbul’a çağırmış olmaları nasıl değerlendirecektir?

FETÖ’cu savcıların acaba bu değişikliklerin yapılacağından ve 30 Haziran’dan önce de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe gireceğinden önceden bilgileri, haberleri var mıdır? Eğer bilgi ve haberleri yoksa bu cesareti nereden almışlardır?

Türk yargısında, bir yasanın yürürlüğe girmeden uygulanmasına yönelik bir örnek var mıdır? Bu duruma Adalet Bakanlığı neden sessiz kalmıştır?

-Adalet Bakanlığı, 8 Temmuz 2009’da yürürlüğe giren ve 21 Ocak 2010’da Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen, CMK 250. maddesindeki değişiklik ile, Ankara Seferberlik Bölgesi Başkanlığı’nda yürütülen arama arasında bir ilişki olduğunu düşünmekte midir?

-Yasa değişikliklerinin TBMM’de görüşülmesi esnasında orada bulunduğu görüntülerden anlaşılan, Adalet Bakanlığı bürokratı İbrahim Okur’un bu yasa değişikliklerinin Adalet Bakanlığı’nda hazırlanmasıyla ilgisi var mıdır?

11. Son değerlendirmem şöyledir:

Anayasa’ya aykırı olduğu açık olan; CMK 250. maddesine ilişkin yasa değişikliği; Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanmış ve 26 Haziran 2009 günü, “Yeni madde ihdasına yönelik bir önerge” ile TBMM’ye sunulmak üzere Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanları’na verilmiştir. Bu yasa değişikliği Grup Başkanları ve önergeye imza koyan milletvekillerinin başlattıkları bir girişim değildir.

Dolayısıyla; “Bu kanun teklifini kim hazırladı” sorusunun muhatabı da onlar değildir. Zaten, daha önce savcılıkta verdiğim ifadede de belirttiğim gibi, benim önergeye imza koyan milletvekillerini hedef alan bir düşüncem bile söz konusu değildir.

Benim 2008 – 2010 döneminin sorumluluğunu halen taşıyan birisi olarak yaptığım şey; duyduğum şüphelere dayanarak Anayasa’ya aykırı olan CMK 250. madde değişikliğinin “kimin tarafından hazırlandığını”, “bu yasa değişikliğinden kimlerin faydalandığını” neden-sonuç ilişkileri açısından sorgulanması ve incelenmesine yönelik düşüncelerimin açıklanmasından ibarettir.

26 Haziran günü yapılan yasal değişikliklerine ilişkin şüphe duyulması için; İstanbul’da görevli dört FETÖ savcısının; daha ilgili yasa değişikliğinin TBMM’de görüşülüp kabul edilmesini ve hatta bu yasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesini beklemeden büyük bir özgüvenle, cesaretle ve hukuk kurallarını yerle bir ederek, Albay Dursun Çiçek’i şüpheli olarak İstanbul’a çağırma talebini 24 Haziran 2009 günü kaleme almaları ve imzalamaları tek başına yeterli bir olaydır, vakıadır, delildir.

7 Ekim 2015’de Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ndeki duruşmada da ifade ettiğim gibi, bu yaşanılan olaylar, 26 Haziran 2009 günü gerçekleştirilen yasa değişikliklerinin Cemaat tarafından istenildiğine ilişkin derin ve ciddi şüpheler yaratmaktadır.

Eğer bu şüphelerim yersizse, karşı gerekçelerini işitmekten mutluluk duyarım. Burada amacım kimseyi suçlamak değil, sadece hakikatin ortaya çıkmasını istiyorum.

Sorumluluğumun gereklerini yerine getirdiğim için bugün ve tarih önünde de yarınlar için vicdanım rahattır.

İlker Başbuğ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.