Yargıya Müdahale

Savcıların iddialarına göre İlker Başbuğ, Ergenekon Terör Örgütünün amaçları doğrultusunda  yapmış olduğu basın açıklamaları ve değişik faaliyetlerle devam eden Ergenekon Terör Örgütüne yönelik soruşturma ve kovuşturmaları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmuştur.

Böyle bir iddiayı ileri sürebilmek için insanın; Türk Ordusunu hiç tanımaması, anlamaması, Türk Ordusunu başka kuruluş ve yapılarla karıştırması gerekir. Bu iddia çirkindir, ağırdır ve haksızdır. Bu iddia ile, Türk Milletinin aklı ile alay edilmekte, binlerce yıl geçmişi olan devlet anlayışı da yerle bir edilmektedir.

İddia makamı, böyle bir durumun olabileceğini çeşitli nedenlerle düşünebilirler. Ancak, bu düşündüklerini bir hukuki belgeye yazma noktasına gelmişlerse, bir hukuk devletinin gereği olarak, iddialarının dayandığı somut delilleri de ortaya koymak zorundadırlar.

En azından şunu söylemeleri gerekir; 26ncı Genelkurmay Başkanı bir türlü somut olarak ortaya konulamayan örgütün amaçları doğrultusunda bu şekilde hareket etme talimatını kimden, ne zaman, nerede, nasıl almıştır?

Mütalaada iddia edilen örgüte ilişkin hiçbir yapılanma bilgisi olmadığı gibi, elbette bu soruya cevap olarak da hiçbir şey yoktur.

Savcıların mütalaada yer verdiği faaliyetleri inceleyelim.

  • “Bilgi notu Dursun Çiçek” İsimli Döküman
  • 29.04.2009 Tarihli Açıklama
  • 17.12.2009 Tarihli Açıklama
  • 10.02.2010 Tarihli Röportaj
  • 05.07.2010 Tarihli Röportaj

“Bilgi notu Dursun Çiçek” İsimli Döküman

Sanık Ufuk Akkaya’nın iş yerinde yapılan aramada ele geçirilen “Bilgi notu Dursun Çiçek” isimli belgede; “Genelkurmay Ergenekon soruşturmasını geç algıladı. İlker Başbuğ her şeyin farkında. Bizzat kendisi bu durumu takip ediyor. Hakim ve savcı haziran kararnamesi çok önemli. Yüksek Yargı üyeleriyle görüşüldü. Bizzat İlker Paşa görüştü. Ergenekon savcılarında önemli bir değişiklik olabilir. Emniyetteki değişikliklerle ilgili de temaslar var…” şeklinde ibareler vardır.

Söz konusu belge için sanık Ufuk Akkaya “Söz konusu belgede yer alan bilgiler gazeteci mesleği gereği ulaşan bilgilerdir. İtibar edilmemiş ve haber yapılmamıştır.” demiştir.

İlker Başbuğ, Ufuk Akkaya isimli birini tanımamaktadır. Bu belge de kendisiyle ilgili yazılan yazılar gerçek değildir.

29.04.2009 Tarihli Açıklama

İlker Başbuğ’un Genelkurmay Karargahında düzenlenen basın toplantısında yaptığı beyanlar, Ergenekon Terör Örgütü Soruşturması kapsamında 21-24.04.2009 tarihlerinde Poyrazköy’de yapılan kazılarda ele geçirilen lav silahları ve diğer mühimmatlar ile ilgili olarak değerlendirilip, mütalaada aleyhte unsur olarak yer almıştır.

İlker Başbuğ bu basın toplantısını Türk Silahlı Kuvvetlerini haksız ve yargısız infazdan koruma refleksi içerisinde, kendi insiyatifi içerisinde yapmıştır.

İlker Başbuğ’un basın toplantısında 5 boş lav silahının neden gömülmüş olduğunu sorgulamıştır. Aslında bu olayın aydınlamasına olumlu katkı sağlayacak bir detaydır. Bu gerçekten de önemlidir zira, şayet ortada ciddi bir terör örgütü varsa ve silahlarını gömme yoluyla muhafaza ediyorsa, boş lav silahlarını neden gömsün ve saklasın?

Acaba bu iddia olunan terör örgütü boş lav silahıyla dolu lav silahını dahi ayırt edemeyecek kadar amatör müdür? Yoksa bu silahları Türk Silah Kuvvetlerini zor duruma sokmak isteyen kötü niyetli ve acemi insanlar mı gömüştür?

Basın toplantısının tamamına bakıldığında daha sonra orada dolu bulunan lav silahlarından bahsedildiği de görülecektir. Dolayısıyla bu toplantıdaki açıklamalar için kötü niyetli denemez.

İlker Başbuğ’un basın toplantısında, bulunan boş lav silahları için “boru” tabiri kullandığı bilgisinin doğru olmadığı da anlaşılmıştır.

17.12.2009 Tarihli Açıklama

İlker Başbuğ’un Trabzon’da Oruç Reis Firkateyninde düzenlenen basın toplantısı, Ergenekon Terör Örgütü soruşturmasını ilgilendiren açıklamalar olarak değerlendirilip, mütalaada aleyhte unsur olarak yer almıştır.

İlgili konuşmadan sadece şu cümle alınmıştır:

“TSK’ye karşı yürütülmekte olan asimetrik psikolojik harekata değinmek için, özelikle Oruç Reis Fırkateyni’ni seçtim, bunun özel bir anlamı vardır, herhalde bunu herkes açıkça ne demek istediğimi de anlamaktadır.”

Ceza Muhakemesi Kanunun 160. maddesine göre, iddia makamı hem lehte hem de aleyhte olan delilleri toplamakla sorumludurlar.

Ama, maalesef bu hukuki sorumluluğun yerine getirildiğine dair, mütalaada hiçbir şey yoktur.

Savcılar, eğer Trabzon konuşmasına CMK’nın 160ncı maddesine göre baksalardı, ne kadar anlamsız bir işle uğraştıklarını kolaylıkla görebilirlerdi.

Konuşmanın tamamına bakıldığında, ne hükümet aleyhine söylenmiş bir söz, ne de yargılamayı etkilemeye yönelik bir söz vardır. Aksine, itidal, duyarlı ve dikkatli hareket edilmesine tavsiye ve işbirliği önerisi vardır.

Deniz Kuvvetleri personeline yönelik “KAFES EYLEM PLANI” ile ilgili soruşturmaya 5 Kasım 2009 günü başlanılmıştır. 19 Kasım günü de, gizlilik yine ihlal edilerek, bir gazete de kod adı Kafes manşeti ile soruşturmaya ait haberler sayfa sayfa yayınlanarak adı geçen personel adeta mahkum edilmiştir.

29 Kasım günü kadar geçen sürede de 29 Deniz Kuvvetleri personeli Poyrazköy davası nedeniyle ifadeye çağrılmıştır.

Bu olayların Deniz Kuvvetleri personeli üzerinde olumsuz etkiler yarattığı ortadadır.

Bu durumlara karşı bir Genelkurmay Başkanının sessiz kalması düşünülemez. O nedenle, Oruç Reis Fırkateyninde, 17 Aralık günü bir konuşma yapmasından da daha doğal bir şey olamaz.

Burada esas doğal olmayan, isyan edilmesi gereken diğer olaylar vardır. Soruşturma safhasında, insanların teşhir edilmesi, aşağılanması ve yargısız infaz edilmelerine karşı ısrarla durmamıza rağmen, savcılar ne yapmışlardır?

10.02.2010 Tarihli Röportaj

İlker Başbuğ’un Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı’ya verdiği, 11 Şubat 2010 günü Fatih Altaylı’nın köşesinden “Başbuğ: Böyle Rezillik Olur Mu Yeter Yahu” başlığı ile yayınlanan röportajını savcılar mütalaada aleyhte unsur olarak yer vermişlerdir.

Savcılar röportajdan şu kısmı almışlardır:

“Ama işte bunlar sabrı taşırıyor. Bütün bunlar benim askerimin moralini bozuyor. Ben askerimin moralini bozan herkesle savaşırım.”

İlker Başbuğ, röportajda şu konulara değinmiştir:

“Deniz Kuvvetleri sürekli gündemde. Kendi Komutanına suikast yapmayı planlayan bir yapı olur mu? Deniz Kuvvetleri üzerinde ciddi bir karalama kampanyası var. Aşırı maksatlı. 5. İddianamede suikast suçlamasına yönelik ceza istenilmesi var mı? Yok. Aylarca suikast diye bağırdılar. Yokmuş, yeter yahu.

Karadeniz’in önemi gittikçe artıyor. Doğu Akdeniz’deki zaten malum. Denizler önemli: Benim kaygım yok. Deniz Kuvvetlerimiz çok güçlü. Modern. Ama, son olaylarda Deniz Kuvvetlerindeki personelimizin moral durumunda ciddi sıkıntılar, ciddi sorunlar var. Hepsinin komutanı olarak bu beni rahatsız ediyor. Askerin morali sadece benim sorunum değildir. Bu ülkenin sorunudur. Morali bozuk bir Ordu, ülkenin sorunudur.

Ben askerimin moralini bozan herkesle savaşırım.”

İlker Başbuğ, bugün de bu sözlerinin arkasındadır. Genelkurmay Başkanlığı görevinden ayrıldığı son dakikaya kadar, yetki ve sorumlulukları çerçevesinde haksızlıklara karşı mücadele etmiştir, bu yapılanlara karşı hiçbir zaman sessiz kalmamıştır. Bu, İlker Başbuğ’un, Türk Ordusuna komuta eden bir Komutan olarak göreviydi, sorumluluğuydu.

05.07.2010 Tarihli Röportaj

İlker Başbuğ’un Arena programında yayınlanan röportajını savcılar mütalaada aleyhte unsur olarak yer vermişlerdir.

İddia makamı röportajdan şu kısmı almışlardır:

“Subayım, generalim, astsubayım, hiç rütbe farkı olmadan bunların bazılarının veya hepsinin, bilemiyorum tabii, yargı süreci elbette, haksız yere suçlanmaları beni çok rahatsız ediyor… bir terör örgütüne üye olmakla suçlanıyorlar. Yargı süreçlerini bir kenara koyalım, tamam devam ediyor ama bu beni çok rahatsız ediyor…”

Ceza Muhakemesi Kanunun 160. maddesine göre, savcılar hem lehte hem de aleyhte olan delilleri toplamakla sorumludurlar.

Ama, maalesef bu hukuki sorumluluğun yerine getirildiğine dair, mütalaada hiçbir şey yoktur.

Röportajın tamamına bakıldığı takdirde, İlker Başbuğ’un Türk Silahlı Kuvvetleri olarak hukuka saygılı olduklarını belirtmiş olduğu görülecektir. Hatta savcıların seçtiği bölümde bile “yargı süreci” tabirini kullanmıştır.