8 Temmuz Tarihli Röportaj

Gazeteport.com ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı, emekli Albay Mete Yarar’ın 26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ ile yapmış olduğu röportajdaki soru ve cevaplar aşağıdaki gibidir.

Bölüm I – Sarı Öküz

Hepimizin bildiği bir deyim vardır ya hani. “Ah o sarı öküzü vermeyecektik” diye. Bu deyimi çoğunlukla da olayların başlangıcında yapılan ilk hata için kullanırız. Görünen o ki, toplum olarak hatayı bulmaktan çok suçluyu bulmayı seviyoruz. Bu nedenle de feda edilen ilk kişiyi ve feda edeni bulmak magazinsel olarak daha fazla ilgimizi çekiyor. Peki, TSK’nın son yedi yılda yaşadığı derin travmanın asıl suçlusu sizce kimdi? Yazı dizimizin ilk bölümünde ben de büyük çoğunluğun isteğine uyarak, Sayın İlker Başbuğ’a daha medeni bir şekilde sorumu sordum.

Soru: Bu olayların başlamasında ve buraya doğru evirilmesinde personeli feda ettiğinizi düşünüyor musunuz?
Cevap: Ben yalnızca kendi dönemimle ilgili sorumluluk alabilirim, ama benim dönemimde yaşanan büyük sorunların ana kaynağı benim dönemimle ilgili değil. Bu yaşanan süreçlerin doğru anlaşılması ve birilerinin personelini feda etmesinden çok, benim yapabileceğim ne vardı, istersen ona bakalım.

Soru: Hangi konuları kastediyorsunuz?
Cevap: 2005’te Şemdinli olayları oldu. Savcı tarafından hazırlanan iddianame adeta Ergenekon iddianamesinin bir prototipi gibiydi. Sonuçta, adli mahkemeler ağır cezalara hükmetti.

Emekli ve muvazzaf askeri personelin adli mahkemelerde yargılanmasına ilişkin yakın tarihteki ilk örnekler, 18 Şubat 2006’da “Sauna Çetesi” ile 31 Mayıs 2006’da “Atabeyler” adlı davalardır. Böylece belkide, ilk defa muvazzaf askerler sivil yargı karşısına çıkmış, tutuklanmış ve yargılanmıştır.

18 Eylül 2008’de, yani ben Genelkurmay Başkanlığı görevine başladıktan neredeyse iki hafta sonra; Teğmen Mehmet Ali Çelebi Ergenekon davası kapsamında gözaltına alındı. Onun durumu K.K.K.lığı tarafından incelendi, maalesef bilgi yetersizliğinden dolayı, durumu net olarak anlaşılamadı.

15 Haziran 2009’da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Alb.Dursun Çiçek’i ifade vermeye çağırdı. İtiraz ettik. İstemlerini geri çektiler.

Emekli personelin gözaltına alınmalarını medyadan öğreniyorduk. Muvazzaf personelin durumu ise farklıydı. İddianameler açığa çıkmadan, onları görmeden açık tavır alınması zordu. Unutmayın iddianameleri gördükten sonra net tavır aldığımız olaylar çoktur. Erzincan soruşturmasında, 3.Ordu Komutanına açıkça kefil olduğumuzu söyledik.

Muhtemelen hatırlarsınız amirallere suikast diye bir dava açılmıştı. Bu davada halkımıza bir grup genç subayın üstlerine karşı suikast planladığı şeklinde aktarılmıştı. Bu davanın iddianamesi elimize geldiğinde bende başından sonuna kadar okumuştum. Okuduğumda hayretler içinde kaldım. İddianamenin bir yerinde amirallere suikast ile ilgili bir bölüm bulunmasına rağmen, sanıklar ile ilgili istenen ceza istemleri içinde suikast ile ilgili bir ceza istenmemişti. Bu ve buna benzer durumlarda bizlerde hukukun içinde kalarak gerektiğinde konuşarak, gerektiğinde muhatapları ile görüşerek personelimizin haklarını korumaya çalıştık. Defalarca bir komplodan bahsetmiş olmamıza rağmen o dönemde maalesef muhataplarımız tarafından olayları büyütmek ve abartmakla suçlandık.

Soru: Anladığım kadarıyla görev döneminizle ilgili olarak siz elinizden geleni yaptığınızı söylüyorsunuz. Peki, bu kadar mücadele ederken bu tutuklamalar nasıl gerçekleşti?
Cevap: İlk konuşmamda size bir şey söylemiştim. Bütün süreçleri kronolojik bir şekilde bakarak değerlendirin diye boşuna söylemedim. O dönemde değişen ceza hukuku ile ilgili maddeleri, bir şekilde okumanızı tavsiye ederim. Hangi kanunlar değişmiş ve ne zaman değişmiş bir baksınlar isterim. Personelin lehine her itirazımız da baktık ki çok kısa bir süre sonra bunu bertaraf eden bir kanun çıkarılmış. Benim bu değişiklikten sonra yapabileceğim tek şey kalmıştı, oda tarihe not düşmek. Bu anlamda sık sık basın toplantıları düzenleyerek halkımızı birinci ağızdan bilgilendirmeye çalıştım.

Soru: Sanırım siz şunu söylemeye çalışıyorsunuz. Aslında sarı öküz hepimizindi. Sahip çıkamadıysak bizler çıkamadık diyorsunuz?
Cevap: Sizlere söyleyebileceğim tek şey ben görevi bıraktığımda cezaevinde çok az sayıda personelimiz tutuklu bulunuyordu. Karar halkımızın.

Başa Dön

Bölüm II – Kozmik Oda

Aralık 2009 tarihinde Ankara’nın kulislerine bomba gibi bir haber düşmüştü. İki subayın dönemin Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimde bulunacağı ifade ediliyordu. Şahıslar Çukurambar bölgesinde bir araç içinde yakalanmışlardı. Biri Albay diğeri Binbaşı olan personelin üzerinden Bülent Arınç’ a ait bir adres yazılı kağıt çıkmış ve gözaltına alınan Albayın bu kağıdı yutmak istediği söylenmişti. Personelin Özel Kuvvetlere bağlı Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığına ait oldukları ifade ediliyordu. Daha sonraki günlerde olayı soruşturan savcı, şahısların görev yaptıkları askeri birlikte arama yapmak istemiş, binada kozmik bir oda olmasıyla beraber kızılca kıyamet kopmuştu. Dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’du. Bu kısa hatırlatmadan sonra kozmik odayla ilgili bende kendisine soru sormaya başladım.

Soru: Görev yaptığınız dönemle ilgili en çok eleştirildiğiniz konulardan biride “kozmik odaya” giriş iznini vermiş olmanız. Bunu bir milat olarak ifade eden bazı çevreler var. Olumlu görenler artık TSK’ nın girilemeyen yerinin olmadığı ve hukukun galip geldiğini söylediler. Farklı bir kesim ise, her kurumun gizliliği olduğu ve bunun hukukun üstünlüğü ile anlatılamayacağını söylendi. Siz bu gün o kararını nasıl buluyorsunuz? Bugün olsa izin verir miydiniz?
Cevap: Bugün bir kez izin vermezdim. İnan beş kez izin verirdim.

Soru: Anladığım kadarıyla hata yaptığınızı düşünüyor musunuz?
Cevap: Çok net söylüyorum beş kez izin verirdim diye. Çünkü bu kararımın ne kadar doğru olduğunu daha sonraları önüme iddianameler getirildiğinde çok daha net bir şekilde anladım. Ben kozmik odanın kapısını açarak o gün oynanmak istenen oyunu bozduğumuzu, bugün çok daha iyi anlıyorum.

Soru: Bu yaşananlar bir oyun muydu sizce?
Cevap: Hiç şüphe yok. Süreci size başından sonuna anlattığımda sizlerde çok daha iyi anlayacaksınız. Son yazdığım kitapta bu olaya değindim ama birkaç şeyi daha eklemek gerekiyor. Olayın yaşandığı tarihten çok uzun bir süre önce karargahtan bilgi sızdıran bir kurmay albayla ilgili bir istihbarat bilgisi gelmişti.

Soru: Bu bilgi size nasıl ulaştı?
Cevap: Direkt şahsıma çok güvendiğim bir kaynaktan geldi. Bu şahsın izlenmesine karar verdik.

Soru: Görevi neden bu birime verme gereği hissettiniz?
Cevap: Uygun birim onlardı ve başarılı bir personel kadrosuna sahiptiler. Personel bu şahsı takibe alarak irtibatlarını çözmeye çalıştı. İşin ilginç yanı bu arkadaşların son görev günüydü.

Soru: İddiaların arasında personelin Özel Kuvvetler Komutanı’na bu görevin yanlış anlaşılmaya yol açabileceğini söyledikleri ve iptalini istedikleri yönünde. İzlenen personelin siyasetçilerinde oturduğu bir muhitte oturduğu ve bölgede fazla polisin olması nedeniyle şüphe çektiklerini söylemişler.
Cevap: Açıkçası, bana bu konu ile ilgili böyle bir bilgi iletilmedi.

Soru: Olayı siz bir komplo olarak değerlendirmiştiniz. Sizce hangi maddi deliller bunu destekliyor?
Cevap: İhbar ABD’ den direkt terörle mücadele birimine yapılıyor. İhbarın içeriği; iki arabanın içinde bulunan iki kişinin, Bülent Arınç’a suikast düzenleyeceği yönünde. O dönemde DHKPC’ nin eylem yapacağı tarihlerden birisi. İşin başka bir tarafı olaya müdahale edenlerin terörle mücadele ekiplerinin değil başka bir bağımsız ekip olması.

Soru: Bunlar sizce komplo için yeterli mi?
Cevap: Görevin o gün sona erdirilecek olması, polis ihbar hattı yerine ilgili birimin aranması ve başka bir birim tarafından gözaltı işleminin yerine getirilmesi. Ama bizi rahatsız eden başka bir konunun olması. Arama sırasında olay yerine gelen ekip, araba içindeki personelin asker olduklarını bilmiyorlar. Onlar terör örgütü mensubu olduklarını zannediyorlar. Göz altı sırasında da kimin koyduğunu bilmedikleri bir kağıt parçası albayımızın cebine konuyor.

Soru: O zaman adres yazılı kağıt olayı doğru. Peki kağıdın yutulma olayı doğru mu?
Cevap: O benim arkadaşlara kızdığım tek konu. Albayımız kağıdın cebine koyulduğunu fark ettiğinde bunu yüksek sesle deşifre etmek yerine, imha etmenin doğru bir şey olacağını düşünüyor. Bu benim anlatmakta zorlandığım tek konuydu.

Soru: Kitabınızda sonraki süreci açıkça anlatmışsınız oradan ayrıntıları okuyabilirler. Benim soracağım şey bu konu olduğunda Sayın Başbakan veya Bülent Arınç size bir şey sormadılar mı?
Cevap: Açıkçası Bülent Arınç’la bu konuyu hiç konuşmadım. Olay yaşandığında Sayın Başbakan yurt dışındaydı. Önce telefonla daha sonra da yurda dönünce de yüz yüze görüştük.

Soru: Bu görevlendirme konusunda bir hata yaptığınızı düşünüyor musunuz?
Cevap: İçimizden dışarıya bilgi sızdıran personelin vasfı ne olursa olsun onu bulmak bizim görevimizdir.

Soru: Ankara Bölge Başkanlığı’nın kozmik odasının seçilmesinin bir rastlantı olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Cevap: Şimdi bunun bir rastlantı olmadığı zamanla daha net bir şekilde görüldü. Asıl amacın Gölbaşı’ndaki asıl Özel Kuvvetler Komutanlığı olduğunu zannediyorum.

Başa Dön

Bölüm III – Balyoz

Türkiye, belki artık adlarını bile hatırlamakta zorlandığı birçok siyasi görünümlü adli olayla son altı yılını geçirdi. Bugün bu işlerin içinde yer alanlara “sayın bakalım” desem sayamayacaklarını düşünüyorum. Bu, ismini bile hatırlamakta zorlandığımız onlarca dava yüzünden yüzlerce TSK mensubu uzun tutukluluklarla geleceklerini, sağlıklarını, hayatlarını ve sevdiklerini kaybettiler. Bugün, iade-i itibar sözleriyle gönülleri alınmaya çalışılan bu kişilerin alabilecekleri zaten bir gönülleri kaldı. Gideni geri getirmek artık mümkün değil. İşte böyle bir ortamda Sayın İlker Başbuğ’la Balyoz davasını konuştuk ve çok açık yürekli ve samimi cevaplar aldım.

Soru: Balyoz davası ile ilgili olarak TSK’nın sizden önce neden bir aksiyon almadığı konusunda bir fikriniz var mı?
Cevap: Bilindiği gibi, Balyoz davası 2003 yılı Mart ayında oynanan 1.Ordu Plan Seminerine bağlandı. Komployu hazırlayanlara göre; bu Plan Seminerinde, yine İddiaya göre, 2 Aralık 2002’de hazırlanan “Balyoz Güvenlik Harekat Planı”nın uygulaması yapılmıştı. Yani neredeyse AK Parti seçimi kazandıktan bir ay sonra, bu “darbe” planı yapılmıştı.
Daha sonraki bilirkişi raporları şu gerçeği ortaya çıkardı. Plan seminerinde yapılan konuşmalardan da istifade edilerek, komplocular bu “Balyoz Güvenlik Harekat Planı”nı hazırlamışlardı.5-7 Mart 2003 tarihlerinde yapılan bu Plan Seminerinin ses kaydı alınmıştı.Bu ses kayıtlarının dışarıya çıkarıldığı net. Ancak, ne zaman, kimin tarafından, kimlere gönderildiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey; bazı kişilerin bu ses kayıtlarına ilişkin önceden bilgilerinin olduğu.Hatırlayacağınız gibi; Balyoz Davası ile ilgili haberler ilk defa 20 Ocak 2010 tarihinde bir gazetede yer aldı.

Soru: Yani şunu mu söylüyorsunuz; bu seminerle ilgili bir dava açılacağından kimseni haberi yok muydu?
Cevap: O günün şartlarında hayır. Ancak, bugün öğreniyoruz ki; Seminerde alınan ses kayıtlarının çözüm metni Aralık 2007’de; elektronik ortama geçirilmesi ise Kasım 2009’da yapılmış. Bu tarihler; 1.Ordu Plan Semineri üzerinden TSK’ne karşı büyük bir hamle yapılmaya karar verildiğini gösteriyor. O günlerde biz bu bilgiye sahip değildik. Bu bilgi bize ancak MİT tarafından verilebilirdi. İşin önemli noktası budur.

20 Ocak 2010’da konu haber olunca; 26 Ocak 2010 günü 1.Ordu Savcılığı soruşturma açtı. Bu da gözden kaçıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise 30 Ocak 2010’da soruşturmaya başladı.

Soru: Peki, bu işle ilgili olarak sizden önceki komuta kademesi bir işlem yapılmış mı?
Cevap: Medyaya yansıyan haberlere göre; dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı konu ile ilgili olarak bir disiplin cezası uygulamış. Ancak, E.Org.Çetin Doğan; böyle bir uygulamadan haberi olmadığını söyledi.

Soru: Bazı kaynaklar Balyoz Davası açılmadan önce dönemin savcılarından Zekeriya Öz’ün Genelkurmay Karargahına geldiği ve sizinle bu konuyu görüşmek istediğini söylüyorlar.
Cevap: İlk defa bu konuyu sizden duyuyorum. Gerçek dışıdır. Ayrıca, Zekeriya Öz’ün Balyoz davası ile ilgilendiğini zannetmiyorum.

Soru: Balyoz davası sürecinde yaşadığınız olumsuzluklar neydi?
Cevap: Sürecin tamamı olumsuz ve yıkıcıydı. Çok sayıda muvazzaf ve emekli askeri personel, yeni silah arkadaşlarımız tutuklanıyordu. Bu olay tamamen TSK’ni hedef almıştı. Duruma elbette sessiz kalamazdık.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma sürecine iki defa müdahale etti. 27 Şubat 2010’da ilgili makamlara bir yazı göndererek “Ben ve yardımcılarımın onaylamadığı sürece, savcının talimatını yerine getirmeyin” talimatını verdi.

3 Nisan 2010’da da 97 kişilik yakalama kararının alınması üzerine; böyle bir yakalama ve gözaltına alınma kararının yol açacağı sonuçların iyi değerlendirilmesi gerek diyerek, duruma yine müdahale etti.

23 Temmuz 2010’da, yine Balyoz davası kapsamında 102 kişiye ilişkin yakalama kararı çıktı. Verilen bu kararı hukukçularımız inceledi. Yasal değildi. Bunun üzerine yakalama kararı çıkartılan muvazzaf ve emekli 102 silah arkadaşımızın teslim edilmemesine karar verdik. İlgili makamlara da bu durumu bildirdik. Nitekim, bu yakalama kararını ilgili mahkeme 6 Ağustos 2010’da iptal etti.

Bana yönelttiğiniz ilk soru “personeli feda ettiğinizi düşünüyor musunuz?” idi.
Buraya kadar size anlatmaya çalıştıklarım herhalde bu sorunuza açık olarak cevap oluyor. En azından ben buna inanıyorum.

Balyoz iddiaları medyada yer alır, almaz İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından önce, 26 Ocak 2010’da 1.Ordu Savcılığı soruşturma açtı. Ancak, bu soruşturma nasıl yönetildi? Bu konuda suç duyuruları var. Konu Askeri Yargıtay’da.
Genelkurmay Başkanlığı görevinden ayrıldığımda, tutuklu bulunan askeri personel sayısı çok az sayıda idi.

Soru: Balyoz davası ile ilgili olarak ilk bilirkişi raporunu sizin döneminizde asker olan bir kişi hazırlamadı mı? Ve suçlayıcı ifadeleri bu kişi kullanmadı mı?
Cevap: Bilirkişi seçimini 1. Ordu Komutanı 3. Ordu Kolordu’suna bırakmış. Bilirkişi, maalesef raporunda “Bu rapor 1. Ordu Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından, incelenmek üzere tarafıma teslim edilen dokümanların 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında 1. Ordu Komutanlığı’nca icra edilen, Plan Semineri öncesinde, icrasında ve sonrasında kaleme alınan evrakın gerçek nüshalarıyla aynısı olduğu faraziyesine dayanarak hazırlanmıştır” demiştir. Bu kendisine verilen görev ile hiç bağdaşmayan, kabul edilemeyecek bir varsayımdır.

Soru: Tam bu noktada bir temel bilgi paylaşalım: Balyoz Mahkemesi’nin sanıklarına 20 yıla kadar ağır hapis ceza vermesine TÜBİTAK ve Binbaşı Ahmet Erdoğan tarafından hazırlanan bu bilirkişi raporları dayanak gösterildi. İddiaya göreErdoğan, bin 439 adet dijital belgeyi 20 günde incelemişti. Oysa 968 sayfalık 1. Balyoz iddianamesinin duruşma salonunda okunması bile 10 günde tamamlanabildi. Bu kadar kapsamlı bir dosyanın 20 günde okunup, anlaşılması ve inceleme yapılarak değerlendirilmesi tutuklu komutanların tepkisine neden olmuştu.Ne ilginç tesadüftür ki, tutuklamalarda bilirkişinin raporunu tamamladığı ama henüz savcılığa bile teslim etmediği bir tarihte yapılmaya başlandı. Belli ki minare de kılıf da hazırdı. Sayın Başbuğ’a sormaya devam ettim ben de. Sizce bu askeri bilirkişi raporunda bir yanlışlık mı var? Arkasında başka bir gücün olduğunu mu düşünüyorsunuz ?
Cevap: Onun araştırılması için Balyoz davası sanıkları bu şahısla ilgili olarak suç duyurusunda bulundular. Nedense Milli Savunma Bakanı dava açılmasını engelledi. Askeri Yargıtay ise dava açılabilmesiiçin Savunma Bakanı’nın kararını bozdu. Bu dava her şeyi çok net bir şekilde ortaya koyacaktır.

Soru: Bu olaylar olduğunda askeri yargı ne yapıyordu?
Cevap: Bu ayrı incelenmesi gereken bir konudur. Bu dava süreçlerinde itiraz eden veya askeri yargının yetkilerini kullanmaya çalışan adli personelimizin başına özel hayatları ile ilgili olarak veya başka nedenlerle bir sürü sorun açıldı. Personel görevlerini bırakarak ayrılmak zorunda kaldılar. Dahasonra da yetkilerinde olan konular da bile karar vermediler. Örneğin 6 Aralık 2010’da Gölcük’te yapılan arama, Askeri Savcının görevsizlik kararı vermesi üzerine Maalesef açıklığa kavuşturulamadı. O dokümanın oraya hangi askeri şahıs tarafından konulduğu bulunamadı.

Soru: Bu savcılar şu anda ne yapıyorlar?
Cevap: Bazıları şu anda sivil hizmete ayrılmış ve çok iyi maaşlar ile üst düzey görevlerde çalışıyorlar. Hatta bir tanesi İMKB Hukuk Ofisinde görev yapıyormuş.

Soru: Anladığım kadarıyla siz kendinizi bazen tek başınıza kalmış bir şekilde hissetmişsiniz?
Cevap: Yapmamız gereken faaliyetlerin dışında bir çok konu ile uğraşmak bizi zaman, zaman yordu. Asla yılmadım. Ama bazen bu yalnızlığı hissetmedim diyemem.

Başa Dön

Bölüm IV – İstihbarat Savaşları

Sayın İlker Başbuğ’un ilk kez dillendirdiği sıkça kullandığı bir deyimdi “asimetrik psikolojik harekat”. Başlangıçta bu kelimenin abartılı ve süslü bir kelime olduğunu düşünen çok kişi olmuştur. Bir çok siyasetçi bu kelimeyle TSK’nin tekrar güç kazanmak adına ters psikolojik harekat yaptığını bile düşünmüşlerdir.
Bu dönemde, teknik dinlenmesi en zor birimlerin başında olanlar normal vatandaşlar gibi teknik takibe uğradılar. Ne yapsalar ve söyleseler anında servis edildi. Büyük teknik donanıma sahip olan TSK’nın bu kadar rahat bir şekilde dinlenebilmesi hiç kimse tarafından kabul edilemiyordu. Genelkurmay Başkanları dinlemelerden sonra “bizi dinliyorlar” diye şikayet ettiğinde ise halkımız derin bir korkuya kapıldı. “Onlar dinleniyorsa biz ne yapacağız” diye kendine soran çok kişi olmuştur. Ben de Sayın İlker Başbuğ’a neden önleyici istihbarat yapamadıklarını sordum.

Soru: Başkanlığınız döneminde oldukça sıkıntılı olaylarla uğraşmak zorunda kaldınız. İşin anlaşılması zor kısmı bu asimetrik psikolojik harekata neden karşı koyamadınız?
Cevap: TSK’ne karşı yürütülen “Asimetrik Psikolojik Harekat” medya vasıtasıyla yürütüldü ve yürütülüyor. Karşı tarafın elinde sınırsız medya imkanı var. Ve hatta 2007 yılı sonunda yayın hayatına giren bir gazete gibi, tamamen bu görevi kendilerine “ana görev” olarak kabul eden bir medyaya karşı bu savaşı yürütüyorsunuz. TSK olarak sizin kendi medyanız var mı? Hayır. Zaten olayın “asimetrik” oluşu buradan kaynaklanıyor.

Bu gerçeği gördüğüm için Genelkurmay’da “Haftalık Medya Bilgilendirme Toplantıları”nı başlattım. Doğru bir karardı. Ancak, Türkiye şartlarında bu uygulamaya ancak bir yıl devam edebildik. Neden mi? TSK’nın kendi personeli de bu konuda yeterli eğitimli değildi, arzulu da değildi. Ondan sonra; neredeyse bu görevi tek başıma yürütmek zorunda kaldım. Ben de sessiz kalabilirdim. Ama, kalmadım.

Tabii, bu hususları kimse sorgulamıyor. Pentagon’daki medya bölümünde kaç bin kişi çalıştığının kimse farkında değil. Amerikan Ordusunun medya üzerindeki etkinliğinin ne olduğunu hiç merak eden var mı?

Psikolojik harekatın iki amacı vardı: Birincisi; oluşturulan algı ile Türk Milleti’nin Türk Ordusuna duyduğu güveni sarsmak, ikincisi ise TSK’ni adeta bir suç örgütü gibi kamuoyunun dikkatine sunmaktı.

Koca bir yapılanmaya karşı, güçlü ve profesyonel bir kadro elinizde olmadan, tek başınıza yapacağınız bir mücadele ile elbette istenilen noktalara ulaşmak zordur. Ancak, bütün bu eksikliğe rağmen, görev başında iken, cezaevindeki tutsaklığım esnasında ve şimdi de bu karşı mücadeleyi tek başıma da olsa, başarı ile yürüttüğümü düşünüyorum.

Bugün Türk Milleti’nin yaşanan olayların gerçek yüzünü anlamış olması ve bu sürecin mağdurları olarak bize karşı gösterdikleri inanılmaz sevgi ve destekte bu düşüncemi sanırım doğruluyor.

Soru: TSK’nın içerisinden, kendi personeliniz tarafından, TSK’na karşı asimetrik psikolojik harekatı yürütenlere bilgi sızdırılmış olması da sorunlardan birisi olmadı mı?
Cevap: Kesinlikle, evet. TSK içinden kendi personelimiz tarafından bilgi sızdırılması bu boyutlarda olmasaydı, karşılaşılan sorunlarda elbette bu büyüklükte olmazdı.

Örneğin; Balyoz Davasında kullanılan, Plan Seminerine ilişkin ses kayıtları, bazı yerlere askeri personel tarafından sızdırıldı. İhbar mektuplarının hazırlanmasında, askeri personelden elde edilen bilgilerin “manipule” edilerek kullanıldığı ortada.

Donanma Komutanlığındaki odanın döşemesi altına konulan dokumanın bir askeri personel tarafından konulduğu net.

2009 yılı başlarında Kayseri’de tespit edilen olayda maalesef 3 astsubayın görev aldığını biliyoruz. Bu örnekler artırılabilir.

Soru: Peki, TSK bu bilgi sızdıran personele hiçbir şey yapmadı mı?
Cevap: Bu iş her şeyden önce bir “istihbarat savaşı”. Bu konuda elinizde zamanlı ve yeterli bilgi olmazsa ve olacakları önceden göremezseniz başarılı olamazsınız.
İstihbarat denilince konuya açıklık getirmek lazım. Hangi istihbarattan bahsediyoruz?
TSK’nın dış istihbaratla, yani yabancı silahlı kuvvetlere ilişkin istihbarat elde edilmesi ile sorunu yok.
Bu konuda hem yapılanma hem de personel var. Yalnız; bu anlamda GES Komutanlığı’nın MİT Müsteşarlığına bağlanması ne kadar doğru olmuştur, bu tartışılabilir.
TSK’nın “İstihbarata Karşı Koyma”, biz buna İKK faaliyeti diyoruz. Burada da büyük sorun yok. Yalnız İKK faaliyeti kışla ve karargahlar içinde yürütülür.
İşte ana sorun burada, TSK’nın kendi personelinden, lüzum görülenlerin; kışla ve karargah dışındaki şüpheli faaliyetlerini izlemeye yönelik maalesef hiçbir organik imkanı yok. Eskiden MİT müsteşarlığının başında asker varken bu husus sorun teşkil etmiyordu. Ne zaman ki, asker MİT müsteşarlığından tamamen çekildi-ki bu büyük bir stratejik yanlıştı- bu sorun olduğu gibi ortaya çıktı.

Soru: MİT size o dönemde bunu sağlayamadı mı?
Cevap: Her hafta yapılan mutat toplantılarda ihbar mektuplarını tarafıma iletirlerdi. Ben de Müsteşar’dan bu isimsiz yazılan ihbar mektuplarının hangi askeri personel tarından atıldığının bulunmasını isterdim. Mektuplar hep aynı yerden atılıyordu. Bize kamera kayıtlarını getirdiklerinde, bu personeli bulabileceğimizi söyledim. O postaneden o mektuplar atılmaya devam etti ama görüntüler bize asla ulaşmadı.

Soru: Peki bu kadar istihbarata ihtiyacınız vardı ve siz bununla ilgili ne yaptınız?
Cevap: Bu konunun diğer ordularda nasıl olduğu ile ilgili olarak ayrıntılı bir çalışmayı dönemimde yaptırdım. Batıdaki benzeri bir yapının kurulması için de Sayın Başbakan’a bir sunum arz ettim. Fakat dönem o kadar ağır sorunlara gebeydi ki bu koruyucu istihbaratla ilgili çalışma ilerletilemedi. Bu çalışmanın yanında MİT’in yapısında bir Müsteşar Yardımcısının asker olması konusunda da Sayın Başbakan’la görüşmeler zaman zaman oldu, ancak iç konjonktürün getirdiği sorunlar nedeniyle bu da hayata geçirilemedi.

Soru: Sizin söylemeye çalıştığınız biz tehlikenin farkındaydık gerekli tedbirleri almak için gerekli uyarıları yaptık ama ortam buna müsaade etmedi diyorsunuz?
Cevap: Aslında evet. O dönemi hatırlayanlar bilir. Biz risk yönetimi yapmaktan çok kriz yönetimine mecbur edilen bir baskı altındaydık. Nedense bu istemlerimiz daha sonra da hayata geçirilemedi.

Soru: Askerlerin MİT’ten uzak tutulmasının sebebini ne olarak görüyorsunuz?
Cevap: Defalarca Türkiye’de en fazla gündeme getirilen konulardan biriydi bu. Askerlerin MİT’te yer almaları büyük bir sorun gibi lanse edildi. Sonucunda da dünya örneklerinden ve gerçeklerinden farklı bir noktaya getirildik. ABD görevde olan bir generali CIA’nin başına rahatlıkla getirebiliyor ama bizde adını anmak bile demokrasi dışı sayılabiliyor.

Bilgi sızdırılmasında istihbaratın yanında diğer etken bir nokta daha var. TSK gelişmiş teknolojiyi, yeterli kontrol tedbirlerini almadan içine aldı. Olaylar yaşanınca, tedbirler artırıldı ancak bu sorun o kadar büyük ki; her türlü teknolojik imkanların en üst düzeyde olduğu ABD Silahlı Kuvvetlerinde bile sık sık bilgi sızdırılması olayları ile karşılaşılabiliniyor.

Soru: Peki, bilgi sızdıranlara yönelik askeri yargı hiçbir şey yapmadı mı?
Cevap: Elinizde yeterli bilgi ve istihbarat varsa, delillere ulaşma imkanınız olabilir.
Bunun yanında askeri yargının bu konunun üzerine gitmesi lazım. Bu konuya daha önce temas etmiştik. Nedenler üzerinde durmuştuk. Ancak maalesef kesin sonuçlara pek ulaşılamadı.
Bunu hiçbir şey yapılmadı diye anlamak ta pek doğru olmaz. 25 Ocak 2010’da söylediğim gibi bilgi sızdırması kapsamında o tarihte açılan soruşturma sayısı 61’di. Bir subay mahkeme tarafından üç yıl hapis cezası ile cezalandırılmıştı. Diğer soruşturmalar ise o tarihte devam ediyordu.

Soru: Bir çok yazar, hatta bazı siyasetçiler ağır ifadeler ile TSK’yı eleştirdi. “Bir kağıttan kaplan” olduğunu söyleyenler bile oldu. Ağır bir mağlubiyet yaşandığını ifade ettiler.
Cevap: Türk Ordusuna “kağıttan kaplan” diyenlere ben de şu soruları soruyorum:
TSK’leri dış ve iç tehditlere karşı mücadele etmek üzere yapılanmış ve eğitilmiş bir “Milli Ordu”dur.
Bu ordu; bir dış tehdide karşı savaş alanında bir savaş mı kaybetmiştir?
Bu ordu, yıllarca PKK terör örgütüne karşı kahramanca mücadele etmiş, şehitler vermiş, inançla ve kararlılıkla mücadeleden bir adım geri adım atmamış bir ordu değil midir?
TSK’ni Güney Amerika’daki bazı ordulara, son zamanlarda gördüğümüz Irak Ordusuna benzetemezsiniz.
TSK evet, kendisine yürütülen asimetrik psikolojik savaşta, belki yeterli şekilde başarılı olamamış olabilir. Ancak, bu mücadeleyi TSK tek başına, hatta 2008-2010 yılları arasında da dönemin Genelkurmay Başkanı tek başına kararlılıkla yürütürken, siz ne yaptınız? TSK’ne ne şekilde destek verdiniz?
TSK evet,kendisine ve personeline karşı, yargı alanında insafsız, acımasız, intikam duyguları ile yürütülen komplolar karşısında yetersiz kalmış olabilir. Ancak, TSK’ne karşı adeta “düşman hukuku” uygulanırken siz ne yaptınız? TSK’ne ne şekilde destek verdiniz?
Eğer, TSK’ne “kağıttan kaplan” derken, kafanızın içinde gerçekte olan, ancak açıkça söylemekten çekindiğimiz husus eğer TSK’nin “darbe yapmadığı” için suçlanması ise; her zaman demokrasinin yanında olan benim size söylenecek hiçbir sözüm yoktur.

Başa Dön

Bölüm V – Genel Değerlendirme

Yıllar yıllar önce Sayın İlker Başbuğ Tümgeneral, ben de bir Üsteğmendim. Bir dağın başında küçük bir ağacın dallarının altında yaklaşık bir saate yakın sohbet etme fırsatını bulmuştum kendisiyle. O dönemde de dinlemeyi seven demokrat bir askerdi. O gün kendisine TSK personelinin gelecekteki durumunu anlatmıştım. Bugüne benzemeyen, ama o döneme ait yapılan hataların nasıl giderileceğini kendisine sormuştum. Silah arkadaşlığının, cesaretli ve lider personelin nasıl teşvik edileceğini, gittikçe azalmaya başlayan vefa duygusunun nasıl kuvvetleneceğini sormuştum. O dönemde o da yapılmaya çalışılanları ve ileride nelerin olabileceğini bana üşenmeden anlatmıştı. Bende aradan geçen onca zamandan sonra mütevazı evinde misafir olduğumda kendisine bu konuşmayı hatırlattım.

Soru: Gerçekten silah arkadaşlığı bağlarımızı kuvvetlendirebilecek şeyleri yapabildiniz mi?
Cevap: Çok şey yapmak istedim ama o fırsatı bulamadım. Ancak birkaç şeyi başarabildim.

Soru: Sistem de saha tecrübesi olan, gerekli en üst düzey askeri eğitimi almış, cesur, lider personelin yukarılara tırmanması için gerekli düzenleme yapılamadı değil mi?
Cevap: Ben bir kısmı için uğraştım örneğin terörle mücadele de başarılı olanlara, komando ihtisas kursu görenlere ek ilave haklar verildi.

Soru: Dağlıca baskını hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cevap: Dağlıca baskınını ben farklı bir yere koyuyorum. Bu baskın ile kamuoyunun terörle mücadeledeki kararlılığına darbe vuruldu. Bu bir anlamda daha sonra yapılacak olan tutuklamalarla ilgili olarak psikolojik alt yapının oluşturulmasına yardımcı oldu.

Soru: Orada sizce TSK’ nın bir hatası yok muydu?
Cevap: Açıkçası, orada bir emir-komuta hatası yapıldığını söylemekte bir sakınca görmüyorum. Defalarca “birbirinden farklı birlikleri bir araya getirerek planlama yapmayın” denmesine rağmen bu hatayı yapmışlar. Terörle mücadelede tabur komutanları çok önemlidir. Tabur komutanlarından uygun olmayanların hiç beklenmeden görevden alınması için emirler yayınladım. Bu benim için en önemli şeydi.

Soru: Peki, bunca olay gördünüz askerleri yani bizleri nasıl tanımlarsınız?
Cevap: Olayları yaşadıkça gördüğüm en önemli tespitlerden biri şu, dışarıda nelerin döndüğü konusunda çok fazla bilgiye sahip olmamışız. Bize her söylenenin çok iyi niyetli söylendiğini düşünmüş, arkasında başka bir oyun olabileceğini düşünmemişiz. Başımıza gelen birçok şeyin altında bu sebebin olduğunu düşünüyorum.

Soru: Kazım Karabekir’in kızı, Balyoz Davası ve diğer davalarla ilgili ilginç bir açıklama yaptı. ”TSK bu davalar sırasında Fenerbahçe Kulübü’nün Başkanına sahip çıktığı kadar silah arkadaşlarına çıkamadı” dedi. Ben uzun bir süre bu sözü sizin söylediğinizi zannediyordum. Yanınıza gelmeden önce araştırınca öğrendim. Siz bu görüşe katılır mısınız?
Cevap: Bu sorudan önce bir hatırlatma yapayım. Ben bile bazı sözleri söylemediğimi içerde zaman bulup ta araştırdığımda bulabildim. Genelkurmay Karargahı’nda, Poyrazköy’de toprak altından çıkartılan silah ve mühimmat ile ilgili olarak bir basın bilgilendirme toplantısı yapmıştım. Bu toplantıdan sonra “bu borudur boru” diye gazete manşetleri atılmıştı. Bu konuşmada böyle bir ifade kullandığımı ben bile düşündüm. Sonra araştırınca söylemediğimin farkına vardım. Sizin yanılmanız da normal. Şimdi gelelim sizin sorunuza… Zaman zaman bende bu duyguya kapılmadığımı söylemezsem yalan olur. Ama bu duyguya kendim için kapılmadım, bizler belli yaşlara gelmiş insanlarız. Gençlere mutlaka daha çok sahip çıkılmalıydı.

Soru: Peki, son dönem de iade-i itibar meselesi sıkça gündeme getiriliyor, bunun olabileceğini düşünüyor musunuz?
Cevap: Emekli olan personelin göreve iade edilmesi ile ilgili olarak şu aşamada yapılacak bir şeyin olduğunu düşünmüyorum. Ama genç personelin durumunun düzeltilmesi için herkes elinden geleni yapmalıdır.

Soru: Sizinde bildiğiniz üzere kıdem olayları yüzünden birçok kurmay subayın geriye dönüşlerinde önleri zaten kapanmış durumda. Bunun aşılması mümkün mü?
Cevap: Şu andaki uygulamalara göre zor gibi gözüküyor ama muhakkak bir şeyler yapılmalıdır. Eğer yapılmazsa işte o zaman bu komployu planlayanlar kazanmış olacaklardır.

Soru: Hiç konuşmalarınızdan veya yaptıklarınızdan pişman oldunuz mu? Başınıza gelenlerin bunlarla ilgili olduğunuzu düşünüyor musunuz? Aileniz size “keşke yapmasaydınız” diye telkinde bulundu mu?
Cevap: Olması gerekenler oldu. Bizler yaşanan bu süreçlerde sessiz kalamazdık. Bazen iyi şeyleri ailenizle beraber yaşarsınız bazen de bu tür olayları. Aile olmak bunu gerektirir.

Soru: Cezaevi ile ilgili pek bir soru sormak istemedim ama sürecin size ne gibi bir faydası oldu?
Cevap: Kitap yazmamız ve olayları yaşamamız gerekiyormuş.

Son söz: 26.Genelkurmay Başkanı’na asrın yüzkarası olacak bir suçlama ile “terör örgütü yöneticisi” ve “darbeci” dediler.

O komutanın emri altında 700 bin kişilik orduya komuta ederken, o komutanı başı ve sonu belli olmayan sanal bir terör örgütüne yönetici yapmaya kalkıştılar. Millet isyan etti, dünya isyan etti.

O komutanın Hükümete yönelik bir kelime bile sözlü veya yazılı bir tehdit içeren beyanı ortada yokken ve olmayan internet siteleri üzerinden olmayan internet haberleri ile kara propaganda yaptırdığını ileri sürerek ve belki de son dönemlerin en “demokratik” komutanına “darbeci” demeye kalkışarak, saçmaladılar.

Millet güldü, Dünya güldü.

Sayın Başbuğ ile sohbetimiz bu kadar değil elbette. Bir de en az bu kadar, yazılmamak kaydıyla ettiğimiz sohbet ve fikir alışverişi var ki, ben onları bundan sonra sizlerle paylaşacağım haber ve yazıların altyapısı olarak kullanmak isterim. Bana ayırdıkları vakit için de Sayın Başbuğ ve eşine en derin teşekkürlerimi sunuyorum. Benim için hazine değerinde bir buluşma oldu. Kusur ya da sürç-i lisan ettikse af ola.

(Kaynak: Gazeteport.com)

Başa Dön