5 Ağustos 2013 Tarihli Celse

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, sanık yakınlarının ve seyircilerin 5 Ağustos 2013 günü yapılacak karar duruşmasına alınmayacağı yönünde bir karar aldı.

Bu kararın duyulması, ülkede zaten mevcut olan gerginliğin daha da artmasına neden oldu. Karar usul yönünden de hatalıydı. Karar açık duruşmada açıklanmalı ve gerekçeleri de kamuoyuna belirtilmeliydi. Ancak, bu noktalar mahkeme için önemli değildi.

Duruşma saat 09:00’da başlayacaktı, öğlen vakti başladı.

Salon, milletvekilleri, basın mensupları ve avukatlar tarafından doldurulmuştu.

Salonda, anormal derecede emniyet tedbirleri alınmıştı. Avukatlar ile sanıklar arasında jandarma ile adeta etten duvar örülmüştü.

Avukatlar, sanıkları görebilmek için sıraların üstüne çıkmıştı.

Acaba kendi ülkemizde mi yargılanıyorduk yoksa düşman bir ülkede mahkeme karşısına mı çıkarılmış idik? Yoksa, mahkeme bizi düşman olarak mı görüyordu? Özelikle, mahkeme sanıkların ne yapacağını bekliyordu?

Tablo, gerçekten acı, vicdanları rahatsız etmesinin ötesinde vahimdi.

Mahkeme başkanı duruşmayı açtı. Hükmü açıklayacaklarını söyledi. Avukatların sözlerini, çağrılarını, dinlemedi, duymadı.

Konuşurken sesi gergindi, rahat değildi, endişeli görünüyordu.

Sanıklar ise, genel olarak rahat ve sakin idiler. En azından öyle görünmeye çalışıyorlardı.

Bir kısmı kendileri için verilecek karardan emindiler, bir kısmı ise, belli etmemelerine rağmen verilecek karara ilişkin olumlu ümitler taşıyorlardı.

Mahkeme başkanı, kararın ayakta dinleneceğini ancak rahatsız durumda olanların oturabileceklerini söyledi ve kararı okumaya başladı.

Salonda büyük bir uğultu vardı. Söylenenler anlaşılmıyordu. Ön sıradakiler oturuyordu. Gerilerde olanların bir kısmı ise okunan kararı işitebilmek için ön sıraya yanaşmış ve orada büyük bir yığılma oluşmuştu. Birisinin elinde de bir Türk bayrağı vardı.

Ön sıraya yanaşmış eliyle kulağına destek sağlayarak, hakkında verilen hükmü anlamaya çalışan fakat anlayamadığı veya tam işitemediği için hakkındaki kararın bir defa daha okunmasını isteyen sanıkların olduğunu gördüm.

Hüküm açıklama tutanağı, sanık isimlerine dayanılarak harf sırasına göre hazırlanmıştı. Ancak, okunma sırası bilerek sırası karıştırılmıştı. İsimler, adeta tombala torbasından çekilerek çıkıyordu. Kamuoyunun dikkatini çekebilecek isimler, sonlara bırakılmış ve birbirlerinden ayrılmıştı. Örneğin benim ismim Mehmet Haberal’dan hemen sonra 163. sırada olmasına rağmen, daha sonraki sıralara alınmıştı.

Sanıkların, isminin ne zaman tombala torbasından çıkacağını beklemesi adeta bir işkenceye dönüştürülmüştü.

Bu tablo, 21. Yüzyıl Türkiye’sini çok gerilere götüren bir şekildeydi.

İnsan asılacak olsa bile, bunun bir asaleti, kuralı ve insana gösterilen saygı içinde olması gerekmez miydi?

Hakkında açıklanan kararı, yakınlarımın olmadığı salonda, sakin olarak dinledim. Diğer kararlarında okunmasını dinlemeye devam ettim. Ancak, ne zaman ki sanık Osman Yıldırım hakkındaki beraat kararları okundu, artık o salonda bulunmanın kendi şahsiyetime hakaret olacağını düşünerek, kalktım ve kararı alkışlayarak salonu terk ettim.

Buraya kadar, sizlere 5 Ağustos günü mahkeme salonunda yaşananları, ortaya çıkan çirkin, acı, insafsız, insan haysiyetini yerle bir eden durumu anlatmaya çalıştım.

(E) Org. M. İlker Başbuğ