31 Aralık 2013 Tarihli Tahliye Talebi

I. CEZA MUHAKEMELERİ KANUNA GÖRE, DOSYA HALEN KOVUŞTURMA AŞAMASINDADIR

  1. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu 2/f maddesinde kovuşturma dönemi İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evre”olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla 05.08.2013 tarihinde hüküm tefhim edilmekle kovuşturma aşamasının sona erdiğine dair bir değerlendirmeye Ceza Muhakemeler Kanununda yer alan tanım gereği katılmak mümkün değildir.

Ayrıntısı aşağıda tartışılacak olmakla birlikte, 05.08.2013 tarihinde hüküm kısa karar şeklinde tefhim edilmekle birlikte bir tedbir olarak tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Bir tedbir niteliğinde olan tutukluluk halinin res’en veya talep üzerine incelenmesi yasa gereği olup, bu aşamada hükmün özüne dokunulmamakla birlikte tutukluluk tedbirinin değiştirilmesi de mümkündür ve yasa dahilindedir.

Mahkemenizin de 05.08.2013 tarihinde kısa kararını tefhim etmiş olmasını kovuşturma aşamasının sona ermiş olması ve bu itibarla tutuklama tedbirine el süremeyeceğine dair bir görüş ileri sürmemesi gerekir.

  1. Bu aşamada, mahkemenizin bir koruma tedbiri mahiyetinde olan tutukluluk konusunda karar verip veremeyeceğine ilişkin doktirinde yer alan görüşü hatırlatmak gerekli görülmüştür. Bizim de katıldığımız görüşe göre;

Tutukluluk durumunun, mahkumiyet hükmünü veren ilk derece mahkemesi tarafından incelenip incelenemeyeceği ve bu bağlamda kaldırılıp kaldırılamayacağına ilişkin farklı görüşler ileri sürülmüş ve bu itibarla bu itibarla sorunun, ilk derece mahkemesi tarafından hüküm ile beraber verilen koruma tedbirlerinin hüküm sonrasında da, hükmü veren mahkemece incelenmesi ve kaldırılması noktasında toplanmakta olduğu değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere, ceza yargılaması faaliyeti bir kimsenin belli bir eyleminin ceza hukuku normları karşısındaki durumunu tayin etmektedir. Bu faaliyet sonucunda cezai uyuşmazlığı çözen, sonlandıran kararlar ise hüküm olarak tanımlanmaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında, ilk derece mahkemesi tarafından verilen beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbiri, davanın reddi ve düşmesi kararları hüküm olarak kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra, ilk derece mahkemesinin ceza yargılamasını sonlandıran kararının içerisinde hüküm olarak nitelenemeyecek kararlar da bulunabilir. Bu tür kararlardan birini de tutuklamanın da dahil olduğu koruma tedbirleri oluşturmaktadır.

İlk derece mahkemesinin, vermiş olduğu hükme ilişkin olarak bir müdahalede bulunması mümkün değildir. Bununla beraber, mahkemenin hüküm olarak nitelenemeyecek kararlarından birini oluşturan koruma tedbirlerini incelemesinde ise bir hukuki engel bulunmamaktadır. Zira, ilk derece mahkemesinin vermiş olduğu hükmün gerçeğe ve hukuka uygun olup olmadığına yönelik olarak Yargıtay’da inceleme yapılmadan önce, söz konusu dosya gerekçeli kararın yazımı, tebligatların yapılması gibi çeşitli nedenlerle ilk derece mahkemesinde bulunmakta ve Yargıtay’a gönderilememektedir. Dolayısıyla, hak kayıplarının önüne geçebilmek amacıyla hüküm niteliği taşımayan karar olarak tabir ettiğimiz ve geçicilik niteliğine haiz koruma tedbirlerinden birini oluşturan tutuklama kararlarına yapılan itirazların veya salıverilme istemlerinin ilk derece mahkemesince incelenmesi zorunludur.

Nitekim; ilk derece mahkemesinin muhakeme aşamasında tutuklamaya karar vermesi durumunda, bu karara Ceza Muhakemesi Kanununun 268. maddesi kapsamında itiraz yolu öngörülmüş ve 104. madde kapsamında da sanığın salıverilme isteminde bulunabileceğine ilişkin düzenlemeye gidilmiş iken; bu durumun hüküm sonrasında dosyanın Yargıtay’a gönderilmesi aşamasında mümkün olmadığının belirtilmesi haksızlıklara yol açabilecek niteliktedir.

Bu itibarla dosya Yargıtay’a gönderilene kadar, hükmü veren mahkeme tarafından, tutuklama kararına ilişkin inceleme yapılması gerekmektedir. Belirttiğimiz gibi, ilk derece mahkemesinin dosyadan el çekmesi vermiş olduğu hükme dair olup; hüküm dışında vermiş olduğu kararı teşkil eden koruma tedbirlerine dair yeniden inceleme yapmasında hukuki engel bulunmamaktadır. Şüphesiz dosya Yargıtay’a gittiğinde, Yargıtay’ın da aynı incelemeyi yapması mümkündür.

Yukarıda özetlenen görüşün daha iyi anlaşılması bakımından şu örneği vermek uygun olur. İlk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmü sonrasında hakkında yakalama kararı bulunan kişinin ele geçirilmesi halinde, yakalanan kişi hakkında tutuklama kararı verecek olan mahkeme hükmü veren mahkemedir. Öyle ki; tutuklama yargılaması da bu mahkemede yapılacaktır. Hatta tutuklama kararının mevcut koşullar altında ölçüsüz olduğunun düşünülmesi durumda, koruma tedbirlerinden birini oluşturan adli kontrol kararı da bu mahkemece verilecektir. Mahkeme tarafından verilen karara karşı da yukarıda değinmiş olduğumuz CMK’nın 268. maddesine göre itiraz yapılabilecek ve itirazın yerinde görülmemesi halinde de; itiraz, itirazı incelemeye yetkili mercie gönderilebilecektir.

Huzurdaki dosya açısından tedbir niteliğinde de olsa tutukluluk halinin devam ettirilmesinin özellikle temel hak ve özgürlükleri ihlal eden bir mahiyet arz ettiğini kabul etmek gerekir.

II. MAHKEMENİN OTUZ GÜNLÜK SÜRELERDE TUTUKLULUK İNCELEMESİ YAPMASI GEREKİR

  1. Ceza Muhakemesi Kanunu 108/3. maddesinde yer alan “Hâkim veya mahkeme, tutukevinde bulunan sanığın tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceğine her oturumda veya koşullar gerektirdiğinde oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde de re’sen karar verir”hükmü gereği en geç otuzar günlük sürelerle tutukluluk halinin devam edip etmeyeceğinin incelenmesi gerekmektedir.

  2. Mahkemeniz, 05.08.2013 tarihinde CMK 232. maddesine uygun olmasa da kısa kararını açıklamış ve müvekkilimizin de aralarında bulunduğu bir kısım sanıkların tutukluluğunun devamına karar vermiştir.

  3. Mahkemenizin 05.08.2013 tarihli kararına ilişkin tarafımızdan aynı gün sunulan dilekçe ile temyiz iradesi sunulmuş olup ayrıntılı temyiz lahiyası gerekçeli kararın tebliği sonrasında sunulacaktır.

  4. Ceza Muhakemesi Kanunu 232/3 maddesi “Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren EN GEÇ ONBEŞ GÜN İÇİNDE dava dosyasına konulur” hükmü ile hiçbir takdir yetkisi tanımaksızın hükmün gerekçesinin 15 gün içerisinde dosyaya konulmasını zorunlu görülmüştür. Oysa mahkemeniz, aradan geçen 5 aya yakın sürede gerekçeli kararı dosyaya koymamış, tutuklu sanıkların tutukluluk halini de incelememiştir.

Mahkeme, CMK’nın emredici düzenlemesine rağmen halen gerekçeli kararı tamamlamamış olmakla Anayasa’nın 38. maddesinde ifade edilen masumiyet karinesini de ihlal etmekte ve temyiz hakkının kullanımını ve özgürlük hakkı talebi hakkını engellemiş olmaktadır.

Bu aşamada müvekkil, AİHS’nin 6/1. maddesinde ifade edilen “davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek” hakkı ile Anayasanın 36. maddesinde ve AİHS’nin 13. maddesinde yer alan “etkili başvuru” hakkından da mahrum bırakılmıştır.

Kararın 05.08.2013 tarihinde tefhim edilmiş olması nedeniyle CMK uyarınca en geç 20.08.2013 tarihinde dosyaya konulması gereken gerekçenin halen konulmamış olması, henüz temyiz hakkının kullanılamamasına ve bu suretle masumiyet karinesinin ihlaline neden olmaktadır. Yasada belirtilen 15 günlük sürenin sona erdiği 20.08.2013 tarihinin üzerinden geçen 4,5 aya yakın süredir kamuoyunda yapılan haksız yayınlar ve henüz temyiz hakkının kullanılamaması nedeniyle, müvekkilin lekenlenmeme hakkını ihlal etmektedir.

Gerekçeli karar için daha ne kadar zaman bekleneceği bilinmemekle birlikte basında kararın Mart-Nisan 2014’de tamamlanacağı bilgisi yer almaktadır.

  1. Mahkemenizin 05.08.2013 tarihli tutukluluğun devamına dair kararına 12.08.2013 havale tarihli dilekçe ile yapmış olduğumuz itiraz, mahkemenizce “ ….. tutukluluk hallerinin devamına ilişkin kararın ve gerekçesinin belirtildiği mahkemenin 27.07.2012 tarihli oturumunda sanıklar için belirtilen (g) şıkkında gösterilen gerekçenin usul ve yasaya uygun olduğu herhangi bir isabetsizlik görülmediği” ileri sürülerek reddedilmiş olduğu İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.08.2013 tarih ve Değişik İş: 2013/553 sayılı kararından öğrenilmiştir.

Mahkemeniz, red gerekçesini, dosyadan el çektiği gibi bir gerekçeye değil, bir yıl önce alınan ve aslında sonrasında sanıklar lehine bir çok delilin sunulduğu 27.07.2012 tarihli oturumda alınan karara dayandırmış olduğu görülmüştür.

05.08.2013 tarihli tutukluluğun devamına dair karara itirazda kovuşturma evresinin sona erdiği ve dosyadan el çekmiş olmasına dayanmayan mahkemenin bugün de CMK 108/3 uyarınca tutukluluk incelemesi talebini inceleyerek karara bağlaması gerekmektedir.

III. BU AŞAMADA DA TAHLİYE TALEBİ MAHKEMENİZCE İNCELENMELİDİR

  1. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca halen kovuşturma evresinde bulunulması ve CMK 104/1. maddesinde yer alan “Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir”hükmü uyarınca mahkemenizin tahliye istemimizi inceleyerek karara bağlaması gerekmektedir.

Aksi halde Anayasanın 19.maddesinde yer alan “Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir” başvuru hakkı içi boş bir hak olmaktan öteye gitmeyecektir.

Tahliye isteminin değerlendirilmemesi halinde AİHS’nin 5/4. maddesinde “yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir” şeklinde ifade edilen hak da ihlal edilmiş olacaktır. 

Böyle bir uygulama müvekkilimin özgürlük hakkını ihlal edecek ve AİHS’nin 13. maddesinde “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme” hakkı olarak ifade edilen etkili başvuru hakkı da ihlal edilmiş olacaktır.

IV. ANAYASA MAHKEMESİ, MAHKEMENİZİN 27.07.2012 TARİHLİ KARARI İLE DİĞER TUTUKLULUĞUN DEVAMINA DAİR KARARLARININ HUKUKA AYKIRI OLDUĞUNU TESPİT ETMİŞTİR

  1. Bu aşamada Mahkemenizin 27.07.2012 tarihli kararına ilişkin Anayasa Mahkemesinin yaptığı eleştiriye de değinmek gerekli görülmüştür.

Şöyle ki;

Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru kapsamında (Başvuru No: 2012/1272) vermiş olduğu 04.12.2013 tarihli huzurdaki dosya sanığı İzmir Milletvekili Mustafa Balbay kararında özetle;

103.  Tutukluluk süresinin makul olup olmadığı her davanın kendi özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Anayasanın 38. maddesinde “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” şeklinde ifadesini bulan masumiyet karinesi, yargılama süresince kişinin hürriyetinin esas, tutukluluğun ise istisna olmasını gerektirmektedir. Masumiyet karinesine rağmen tutukluluğun devamı, ancak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına nazaran daha ağır bir kamu yararının mevcut olması durumunda haklı görülebilir (B. No: 2012/237, 2/7/2013, § 61). Bu nedenle bir davada tutukluluğun makul süreyi aşmamasını gözetmek, öncelikle derece mahkemelerinin görevidir. Bu amaçla, belirtilen kamu yararı gereğini etkileyen tüm olayların derece mahkemeleri tarafından değerlendirilmesi ile serbest bırakılma taleplerine ilişkin kararlarda bu olgu ve olayların ortaya konulması gerekir (B. No: 2012/237, 2/7/2013, § 62).

104.  Tutuklama tedbirine, kişilerin suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunmasının yanı sıra bu kişilerin kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla başvurulabilir. Başlangıçtaki bu tutuklama nedenleri belli bir süreye kadar tutukluluğun devamı için yeterli görülebilirse de bu süre geçtikten sonra, uzatmaya ilişkin kararlarda tutuklama nedenlerinin hâlâ devam ettiğinin gerekçeleriyle birlikte gösterilmesi gerekir.

116.  Tutuklamanın devamına karar verilirken, davanın genel durumu yanında, tahliyesini talep eden kişinin özel durumunun dikkate alınması ve bu anlamda tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesi bir zorunluluktur.  Başvurucunun tahliye taleplerini inceleyen mahkemeler, bu talepleri reddederken gerekçelerini yeterince kişiselleştirmemiş, aynı zamanda milletvekili seçilmiş olan başvurucunun kaçacağına ya da delilleri karartacağına dair inandırıcı somut olgular ortaya koyamamıştır.

117.  Mahkemenin, 6352 sayılı Kanun kapsamında tutukluluk halinin yeniden değerlendirilmesi talebi üzerine verdiği 27/7/2012 tarihli kararında yer alan, dava kapsamında yargılanan sanıklardan birkaçının kaçması ya da kaçmaya teşebbüs etmesi, yine bazı sanıkların delilleri karartma girişiminde bulunması şeklindeki gerekçeleri, diğer sanıkların da bunları yapabileceğine dair karine olarak değerlendirilemez. Aksi takdirde masumiyet karinesi ve bununla bağlantılı olarak kişi hürriyetine ilişkin ilkelerin zedelenebileceği açıktır.Bu nedenle, aynı davada yargılanan bazı sanıkların durumlarından hareketle genelleme yapılarak diğerlerinin de aynı davranışta bulunabileceğini varsaymak, kişiselleştirmeyi engellediği gibi, özgürlüğün esas, tutukluluğun istisna olduğu yönündeki anlayışla da bağdaşmaz.  Bu çerçevede tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda ileri sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğu söylenemez.

Yukarıda yalnızca özeti verilen karar ile mahkemenizin bugüne kadar verdiği tutukluluğun devamına dair kararların, kısaca, hukuka ve Anayasa’ya aykırı olduğu tespit edilmiştir.

YUKARIDA YER ALAN VE MAHKEMENİZİN KARARININ HUKUKA AYKIRI OLDUĞUNA DAİR TESPİTİN YALNIZCA SANIK MUSTAFA BALBAY’A İLİŞKİN OLDUĞU DA DÜŞÜNÜLEMEZ.

Anayasa Mahkemesi kararlarının yalnızca başvurucuya ilişkin olduğunun düşünülmesi Bireysel Başvuru sonucu verilen kararların, EĞİTİCİ ve ÖĞRETİCİ ETKİSİ olmadığının kabulü anlamına gelir. Bu kabul; bireysel başvuru hakkına ilişkin doktrin ve uygulamadaki hiçbir görüş ile açıklanamaz.

Oysa, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuru sonucu verilen kararlardan, bütün hukuk düzenine yayılarak anayasa düzeyinde yargıda birlik ve bütünlüğü sağlayarak, eğitici ve öğretici etkisi ile, yargı düzeninde adeta karşılıklı bir yargı içi eğitim ve öğretim işlevini yerine getirmesi beklenmektedir.

  1. Müvekkilimiz hakkında verilen ve tarafımızca haksız ve hukuka aykırı görülen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 06.01.2012 tarihli tutuklama kararında dahi yer almayan kaçma şüphesi ile delilleri karartma ihtimali mahkemenizce, tutukluluğun devamına dair kararlara somut delil gösterilmeksizin yalnızca varsayımlara dayalı olarak dahil edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’ya uygun olarak, tutuklama kararı için kuvvetli suç şüphesini tek başına yeterli görmediğini, bunun yanında kaçma ve delilleri karartma ihtimalinin de bulunması halinde ve bunların inandırıcı somut olgularla kişiselleştirilmesi halinde tutuklama kararı verilebileceğini kabul ettiği görülmektedir.

Anayasa Mahkemesinin, başlangıçtaki bu tutuklama nedenleri belli bir süreye kadar tutukluluğun devamı için yeterli görülebilirse de bu süre geçtikten sonra, uzatmaya ilişkin kararlarda tutuklama nedenlerinin hâlâ devam ettiğinin gerekçeleriyle birlikte gösterilmesi gerekir şeklinde özetlenebilecek değerlendirmesiyle mahkemelerce tutukluluğun devamına dair verilecek kararlarda bir süre geçtikçe tutuklama nedenlerinin gerekçeleriyle birlikte gösterilmesini zorunlu gördüğü kabul edilmelidir. Bu durumda Mahkemenizin 27.07.2012 tarihinde yazdığı formül gerekçeye atıf yaparak tutukluluğun devamına karar vermiş olmasının hukuka aykırı olduğu bir kez daha ortaya konulmuştur. Üstelik tarafımızca; tutukluluğun devamına dair karar verilecek ise 6352 sayılı Kanun ile değişen CMK 101nci maddesi “Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir.”hükmü uyarınca karar verilmesi defalarca talep edilmiş olmasına rağmen, talebimize ve değerlendirmemize itibar edilmeksizin bugün hukuka aykırı olduğu Anayasa Mahkemesi kararı ile bir kez daha ortaya konulan, kararlar verilmiştir.

Mahkemenizin İnternet Andıcı davası olarak bilinen davanın sanıkları hakkında 27.07.2012 tarihli değerlendirmesi de Anayasa Mahkemesi kararı uyarınca ayrıca eleştirilmeye müsaittir, hatırlanacağı üzere isim bazında yazılan kararda sivil memurundan Genelkurmay Başkanına kadar tüm sanıklara aynı formül gerekçe yazılmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararında belirtildiği üzere, müvekkilimiz hakkında kaçma ve delilleri karartma ihtimali tutuklama kararında gösterilmemiş, kovuşturma aşamasında da bu yönde bir değerlendirme yapmayı gerektiren bir delil dosyaya sunulmamıştır. Bu nedenle tahliye kararı verilmelidir.

Duruşmalarda huzurda dinlenilen tanıklar ile tarafımızca dosyaya beyanları sunulan 27. Genelkurmay Başkanı E.Org.Işık Koşaner’in beyanlarında müvekkilimizin hiçbir yasadışı eyleminin olmadığı açıkça ortaya konulmasının yanında delillere etki etme yönünde bir eylemi olmadığı somut bir şekilde sunulmuştur.

V. MAHKEMENİZ MÜVEKKİLİMİZ AÇISINDAN GÖREVSİZ OLDUĞU BİR DAVAYA BAKMIŞTIR

  1. Mahkemeniz Anayasanın 148. maddesindeki açık hükme ve görev itirazımıza rağmen müvekkilimiz açısından davayı görmeye devam etmiş, 05.08.2013 tarihinde de hüküm vermiştir.

Anayasanın 148. maddesinde Genelkurmay Başkanları’nın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yargılanacağı açıkça belirtilmesine rağmen mahkemenizce görülmesi ve halen tutuklama tedbirinin sürdürülmesiyle;

  • Anayasanın 19. maddesinde ve AİHS’nin 5. maddesinde ifade edilen özgürlük hakkı,

  • Anayasanın 138/1. maddesinde belirtilen hakimler Anayasa’ya ve Kanun’a uygun karar verirler kuralını ihlal etmekle birlikte AİHS’nin 6. maddesi,

  • Anayasa’nın 142. maddesinde yer alan Mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceğine kural da ihlal edilmiş ve halen daha ihlal edilmektedir.

Gerekçeli kararın 5 aya yakın bir süredir dosyaya konulmamış olması nedeniyle temyiz aşamasında bir kez daha dile getirilebilecek olan “görev” konusundaki itiraz halen yapılamamakla;

  • Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen “meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma” hakkı,

  • Anayasa’nın 37. maddesinde ifade edilen doğal hakim ilkesi,

  • Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenmiş olan “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme”hakkı,

  • AİHS’nin 13. maddesinde düzenlenmiş olanetkili başvuru hakkı,

  • AİHS’nin 14. maddesinde düzenlenmiş olanayrımcılık yasağı,

Yukarıdaki haklar ve yasakla bağlantılı olarak AİHS’nin 6. maddesinde ifade edilen adil yargılanma hakkı ihlal edilmiş ve halen de edilmektedir.

Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesince yapılan yargılamalara konu olaylar incelendiğinde görevde yetkinin kötüye kullanılmasına ilişkin oldukları görülmektedir. Müvekkilimize atılı suçlamaları kabul sayılmamak üzere ifade etmek gerekir ki, müvekkilimiz hakkında da bir yargılama yapılacak ise yargılamanın görevde yetkinin kötüye kullanılıp kullanılmadığına ilişkin olması nedneiyle Yüce Divan’da yapılması gerekirdi.

Oysa Mahkemeniz, kişi bakımından görevsiz olduğu iddianameyi kabul ederek ve müvekkilimizi tutuklama tedbiri ile yargılayarak Anayasaya Açıkça Aykırı Hareket etmiş ve bugüne kadar tutuklama tedbirini sürdürmekle de Anayasaya Açıkça Aykırı Hareket etmeye devam etmektedir.

VI. SORUŞTURMA VE KOVUŞTURMA SÜRECİ

  1. Müvekkilimiz hakkında sürecin gelişimi özetle aşağıdaki şekilde olmuştur:

Mahkemenizin 2010/106 E. sayılı dava dosyasının 30.12.2011 tarihli ve öncesi celselerdeki sanıkların beyanları dikkate alınmaksızın müvekkilimiz hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.

Suç duyurusunda bulunan Mahkemeniz, Anayasanın 148. maddesindeki açık hükme, Yargıtay içtihatlarına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırı olarak kovuşturma aşamasında da görev almış ve hüküm vermiştir.

Suç duyurusunu müteakip ilk iş günü Cumhuriyet Başsavcıığı’na tarafımca müracaat edilerek gün bilgisi alınmıştır.

Soruşturmanın 4. günü olan 05.01.2012 tarihinde ifadesine başvurulan müvekkilimiz Sayın Başbuğ’un 06.01.2012 gününün ilk saatlerinde tutuklanmasına karar verilmiştir.

Müvekkilimizin tutukluluğu Anayasa Mahkemesinin kararında da belirtildiği üzere hukuka aykırı kararlarla devam ettirilmiştir.

Mahkemenizin 05.08.2013 tarihli eksik incelemeye dayalı ve hukuka aykırı kararı ile müvekkilimizin mahkumiyetine ve tutukluluğunun devamına karar verilmiştir.

Eksik inceleme yapıldığına dair bu aşamada bir örnek vermek gerekir ise;

Soruşturma aşamasında savcılığın talebi üzerine gönderilen Genelkurmay Başkanlığı’nın 26 Ekim ve 30 Aralık 2010 tarihli yazılarında yer alan ve internet siteleri ile ilgili bilgileri içerebileceği belirtilerek incelenmesi gerektiği belirtilen ve yazı ekinde 3 sayfa olarak sıralanan direktif, genelge ve MGK kararlarının dosyaya celp edilmemiş olduğu ilk duruşmalarda görülmüştür.

Eksikliğin giderilmesi için müvekkilimiz hakkında suç duyurusunda bulunulmasından 3 ay önce 16.09.2011 havale tarihli dilekçe ile tarafımca mahkemeniz talepte bulundum.

Mahkemeniz talebimi 17.09.2011 tarihli duruşmada kabul ederek Başbakanlık Müsteşarlığına 22.09.2011 tarihli müzekkereyi yazmış ise de Genelkurmay Başkanlığının 17.10.2011 tarihli yazısındanBaşbakanlık Müsteşarlığına gönderilen 22 Eylül 2011 tarihli müzekkere “SEHVEN” yazılmıştır. İşlemsiz olarak iade ediniz.” şeklinde talimat ile müzekkerenin yerine getirilmeden iadesi istenilmiş, 27.10.2011 tarihli duruşma tutanağına ise “17 Eylül 2011 günü alınan ara karar gereği, Genelkurmay Başkanlığı’na yazılan yazıya MUAMELETEN cevap verildiği, görüldü.” şeklinde geçirilen yazışma akabinde başkaca bir işlem yapılmamıştır.

Mahkemeniz söz konusu ara karardan döndüğüne ya da cevabının beklenilmesinden vazgeçildiğine dair herhangi bir karar da almamış, eksikliği tamamlamadan karar vermiştir. Genelkurmay Başkanlığı’nın incelenmesini gerekli gördüğü ve bir kısım sanıkların esas hakkındaki mütalaadan sonraki savunmalarında da değindiği bu esasa ilişkin eksiklik halen daha giderilmemiştir.

Gelinen noktada Türk Silahlı Kuvvetlerine ve personeline yönelik asılsız iddialar ve suçlamalar yöneltildiği herkes tarafından kabul ve beyan edilmektedir. Mahkemenizin görmekte olduğu tüm davaları birleştirmeden önce görülmekte olan 2010/106 E. Sayılı davanın katılanı olarak tarafı durumunda bulunan ve tanık olarak göstermiş olduğumuz Başbakan Sayın Erdoğan’ın, günümüzde devlete, emniyete ve yargıya sızmış olduğunu beyan ettiği ve daha önce de devlet içinde devlet şeklinde nitelendirdiği konuda tanık olarak beyanlarını alsa idi bugün asıl suçlular ortaya çıkarılır onların gerekçeli kararı yazılmakta olurdu.